Son cevaplanan konular kısmı geri geldi.

John ‘Jesus’ Frusciante

Cevapla
Kullanıcı avatarı
yalicapkini
Mesajlar: 515
Kayıt: 19 Mar 2014 13:27
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece-Vagabond-Slam Dunk-Kingdom-Veritas-Fullmetal Alchemist-Tower of God
Favori Anime: Slam Dunk-Bleach-Gintama-Shingeki no Kyojin
Konum: Otherside

John ‘Jesus’ Frusciante

Mesaj gönderen yalicapkini » 08 Kas 2014 02:40

Resim
Şarkılarını dinleyin, sözlerine göz gezdirin. Bir noktada yakalar sizi; bazen kaldırıp yere vurur, bazen elinizden tutup ayağa kaldırır ama bir şekilde ruhunuza dokunur. 18 yaşındasınız ve bir müzik grubunun hayranısınız. Bir gün, grubun sizin de idolünüz olan gitaristi aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybediyor. Birkaç ay önce o gitaristle tanışıp sohbet etmişsiniz, grubun geleceği hakkında konuşmuşsunuz. Her şey çok yeni, ölümse bir o kadar ani. Bir yıkım yaşayacağınız kesin… Peki, o gitaristin yerine gruba davet edilseniz? Garip değil mi? John Frusciante'nin başına gelen, tam olarak buydu işte…

25 Haziran 1988′de Red Hot Chili Peppers gitaristi Hillel Slovak, aşırı dozda uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybetti. Yerini doldurması için seçilen isimse, grubun hayranlarından John Frusciante’ydi. Grup üyelerinin taktığı isimle ‘The Greenie’, 1989′da yayınlanan ‘Mother’s Milk’ albümünün kayıtlarıyla başladı işe. Slovak’ın tarzını bozmadan gruba ayak uydurmaya çalıştı. 1991 çıkışlı ‘Blood Sugar Sex Magik’in kayıtlarında kendini bulacak ve albüme imzasını atacaktı. Yaratıcı gücünün ilk sinyallerini, Flea ile birlikte yazdıkları ‘Give It Away’de verdi. ‘Under The Bridge’in yapımında Anthony Kiedis’e eşlik etti.Grup, artık zirvedeydi. Ve her şey, bir anda, ansızın tepetaklak oldu. En azından John için…

Grubun giderek daha büyük üne kavuşmasından hoşnut değildi. 1997′de verdiği bir röportajda, o günleri şöyle anlattı:

“Bu ‘rockstar’ işlerinden nefret ediyorum; imza vermekten, 100 kişilik bir kalabalığı yarıp sahneye çıkmaktan… Sana hayran olduğunu söyleyen insanların seni umursadığına inanmıyorum. Onların umursadığı; senin fotoğrafların, posterlerin ve imajın. Senle değil, onlarla konuşur, onlarla bir bağ kurarlar. Birisi gelip senin ne kadar mükemmel, ne kadar kusursuz olduğunu söylediğinde, ‘insanlığın’ rafa kalkıyor. Onların kafasında, hata yapmayan gerçeküstü bir bireye, daha doğrusu bir postere dönüşüyorsun.”

Haksız sayılmaz… Ama onun şikayeti, amatör ruhu kaybetme korkusunun yanında, biraz da bunlarla baş edememekti. “Sahnede en iyi performansımı verebilmek için egomun okşanmasına ihtiyacım yok. Biraz içime kapanmak, içebileceğim kadar çok marijuana ve mümkün olduğu kadar çok kırmızı şarap yeterli” diyordu ama yeterli dediği şeylerle yetinmediğini kendi de biliyordu. O bir eroin bağımlısıydı ve bu bağımlılık, kontrol edilebilir olmaktan çıkalı çok olmuştu.

1992 yılında, John ve RHCP’ın yolları ayrıldı. Takip eden beş yıl, eroinin pençesinde geçti. Ölümün kıyısından döndü, hem de bir değil, birçok kez. 1996′da kendisiyle röportaj yapan Robert Wilonsky, karşılaştığı sahneyi şöyle anlatacaktı:

“Üst dişleri neredeyse dökülmüş. Alt dişleri kahverengiye dönmüş ve incelmiş, biraz sert bir ısırıkta düşecek gibiler. Dudakları kupkuru. Saçları yıpranmış. Tırnakları, daha doğrusu tırnaklarının olması gereken yerler kan toplamış. Bacaklarında, kollarında ve bileklerinde Camel sigarasından düşen küllerin yanıkları var. Derisi büzüşmüş ve her yerinde yaralar var. Eski bir tişört giyiyor, altındaki pantolonda da kan lekeleri var. Birkaç ay önce neredeyse ölüyormuş; vücudunda, olması gerekenin 12′de biri kan varmış ve kanı enfeksiyon kaptığı için vücudu yeni kan hücreleri üretemiyormuş.”

Nasıl? Yeterince korkutucu, değil mi? Bir de bunlara, malum süreçte uyuşturucu etkisindeyken evini yaktığını ve kollarındaki onarılmaz yaraları ekleyin. Beş yıl boyunca, kendisiyle yapılan hiçbir röportajda ayık olmayan birinden bahsediyoruz. Düzeltiyorum; beş yıllık sürecin neredeyse hiçbir anında ayık olmayan. 1997′de rehabilitasyon merkezine yatırıldığında çoktan ölmüş olması gerekiyordu, karanlığa birkaç kez “Merhaba” demişti ama şanslıydı; gelen olmadı. Dişlerini tamamen kaybetti. Ağız ve çene bölümündeki deformasyon için operasyon geçirdi. Kollarındaki yaralar ise o kötü günlerin bir hatırası olarak kaldı. O artık, her şeye baştan başlıyordu…

John’un yerini Dave Navarro’yla dolduran RHCP ise yoluna devam etmişti. 1995′te ‘One Hot Minute’ albümünü çıkardılar ama John’suz bir parçaları eksikti. Anlamaları uzun sürmedi; bir süre sonra Navarro ile yollar ayrıldı. Flea’nın ayrılıkla ilgili sözleri kimyanın tutmadığının kanıtı gibiydi. “Biz ondan sadece gitar çalmasını istemiştik” diyordu Flea, “Ama o ‘çok fazla’ gitar çaldı” diye ekliyordu. Rehabilitasyon sürecini tamamlayan John ise günlerini yoga ve meditasyonla geçiriyor, ikinci hayatına alışmaya çalışıyordu. Bir gün kapısı çalındı, Flea’ydı gelen. Gruptan ayrı kaldığı dönemde ve rehabilitasyon sürecinde John’a en büyük desteği veren oydu. “Gruba döner misin?” diye sordu, John’un cevabı “Bu hayatımda duyduğum en güzel şey!” oldu.

‘The Greenie’nin dönüşü, etkisini hemen gösterdi. 1999′da yayınlanan ‘Californication’ albümü 15 milyondan fazla sattı. Albüme adını veren şarkıya çektikleri klipte, John ilk defa kollarındaki yaraları gösterdi. O günleri hatırlamak zor geldiği için, o zamana kadar hiçbir videoda kollarını açıkta bırakmamıştı. Ama bu yeni başlangıç, korkularının önüne geçti. John’un birliktelikleri hakkında söyledikleri, o eşsiz kimyayı anlatıyordu; “Benim gitarım, Flea’nın basıyla parlıyor. Ve Flea, sadece Anthony’nin okuyabileceği şarkılar yazıyor. Biz birbirimize bağlıyız” diyordu John, haklıydı da…

Resim

Californication’ albümünde yer alan ‘Road Trippin’in nasıl ortaya çıktığını anlatırken, grup içindeki ‘birbirine bağlılık’ hakkında ipuçlarını veriyordu aslında. Bir gün sörften dönüyor ve gitarıyla bir riff çalmaya başlıyor. Daha sonra Anthony geliyor, “Bu ne?” diye soruyor, John “Bu mu? Hiçbir şey” diyor. Ardından Flea, John’un çaldığının üzerine bir şeyler ekliyor; “Hadi” diyorlar, “Bir de geçiş koyalım” ve ortaya ‘Road Trippin’ çıkıyor. Mükemmel bir şey yaratıyorsunuz; düşünmeden, aniden, emprovize, içgüdüsel. Ne derseniz deyin… Dünya adaletli bir yer değil, eyvallah. Ama bazılarına bahşedilen yetenek de biraz fazla kaçıyor işte. Bir dönem Milla Jovovich’le birlikte olmasını, yakın arkadaşları arasında Vincent Gallo ve Johnny Depp gibi isimler bulunmasını hesaba katmıyorum bile. Flea, “Dave (Navarro) ile çalışmak zordu ama John’la her şey çok kolay. Tartışma yok, konuşma yok. Sadece çalıyoruz” diye özetliyor durumu ve ekliyor; “Nasıl oluyor bilmiyorum. Belki anlamsız ama… Nasıl desem? Aşık olmak gibi…”

Flea’nın bahsettiği bu aşk, 2002 çıkışlı ‘By The Way’ albümünün de en büyük ilham kaynağı oldu. Bu aynı zamanda, John’un kendi performansından yüzde 100 tatmin olduğu tek albümdü. Bir röportajında,5 kayıtlar sırasında beyninin gitar çalmasına yardımcı olan bölümü dışında hiçbir noktasını kullanmadığını anlatmıştı; “Algılarınızı tamamen kapatırsanız, müziğin beş duyunuzla algılayabileceğiniz şeylerin dışında bir yerlerden geldiğini anlarsınız. Nasıl oluştuğunu bilmezsiniz ya da size nasıl ulaştığını. Ama bir şekilde ulaşır işte. Kayıtlar sırasında algılarımı tamamen kapatıp dış dünyayla bağlantımı sıfırladım. Ve ‘daha çok’ müziğin geldiği yere ulaşmayı başardım. Meditasyon, müzikal çalışmalarınıza enerji ve odaklanma yönünden katkıda bulunur. Aynı şekilde müziği dinleme, duyma şeklinize de. Bunu ancak marijuana içmeye başladığım zamanlarla kıyaslayabilirim. O zaman da müzik, sanki ete kemiğe bürünmüş gibi gelirdi. Her şeyi daha keskin hatlarla duyardım. Bir soloyu daha çabuk çıkarırdım” diyor ve ekliyordu:

“Brahms, Beethoven, Bach ve Mozart’ın nasıl müzik yaptıklarını, kafalarındaki kurguyu ve düşünceleri keşfetmek beni çok heyecanlandırıyor. Bazen eserlerinden küçük parçalar dinliyor ve yapılarını keşfetmeye çalışıyorum, ‘Hey, or’da neler oluyor? Bu çok güzel, nasıl böyle duygular yaratabiliyorlar?’ gibi tepkiler veriyorum. Jimi Hendrix’in sololarını dinliyorum. Küçükken Hendrix’in sololarını çalışırdım; ya solonun iskeletini çıkarabilirdim ya da çalardım ama bazı zorlu bölümleri es geçerdim. Meditasyon, onu anlamamı sağladı. ‘Tanrım! Ne yaptığını açıkça anlıyorum’ dedim ve anlamakla da kalmadım; onun bu soloyu kurgularkenki duygularının aynılarını hissetmeyi başardım.”

John Frusciante’nin ‘normal’ bir insan olmadığı konusunda şu ana kadar hemfikir olamadıysak, belki Anthony Kiedis’in şu sözleri yardımcı olur:

“O, daima derin bir disiplin içinde çalıştı. Kendini, gece-gündüz müziğini duymaya ve yaşamaya adadı. Ve bu, bir hastalık gibi bize de bulaştı.”

Sanki bir dinden ve onun yayılma sürecinden bahsediyor değil mi? Frusciante’nin “Müzik tanrının yüzüdür” sözünü ve peygamberlerin asli görevlerinin, tanrının emirlerini insanlara iletmek olduğunu hatırlayın; bunun için bir nevi misyonerlik yaptıklarını, gerekirse teker teker insanları etkilediklerini ve kitlelerini genişlettiklerini. Gözümü karartıp John Frusciante’nin belli bir misyonla bu dünyaya geldiğini iddia etsem, ne kadar konsept dışına çıkarım bilmiyorum ama neyse…

Resim

Hikayeyi bur’da kesip, biraz geriye dönüyorum;

10 yıl önce ne olmuştu da gruba katılmadan önce uyuşturucuya bulaşmayan, içkiyi bile nadiren kullanan, günde 15 saatini gitarıyla geçiren bir adam, bir bağımlıya dönüşmüştü? 1999 Temmuz’unda nyrock.com‘da yayınlanan RHCP röportajında John, Chad (Smith) ve Flea’nın bu soruya bir cevabı vardı aslında…
John: “Neler olduğunu gerçekten bilmiyorum. Size, ‘İşte şöyle bir şey olmuştu’ diyerek spesifik bir an gösteremem. Sadece, bütün bunlarla mücadele etmenin zor olduğunu söyleyebilirim. Biliyorsunuz; ben bir RHCP hayranıydım, onların müziği benim için büyük anlamlar ifade ediyordu. Ve kendimi bir anda, aniden grubun içinde buldum. Onlara uyum sağlamak için böyle bir yola girmiş olabilirim. Gruptakilerin çok çok uzun vadede edindikleri deneyimi, çok çok kısa bir zaman dilimine sığdırmaya çalıştım. Belki de hatam bu oldu.”

Chad: “Ben Led Zeppelin hayranıydım. Düşünüyorum da; benden Led Zeppelin’in davulcusu olmamı isteselerdi kafayı yerdim.”

Flea: “Biz, asla temiz ve sağlıklı hayat propagandası yapan bir grup olmadık. Benim de uyuşturucuyla problemlerim oldu, Anthony bir junkie’ydi. Hepimiz kendi bağımlılıklarımızla mücadele ettik. Böyle bir yaşam tarzına bulaşmak için çok fazla şey yapmanıza gerek yok, John’un başına gelen de bundan ibaretti. Çok genç ve tecrübesiz olduğu için baş etmekte zorlandı. Bizse daha yaşlıydık ve bu oyunu biliyorduk. Bizim için, her şey daha kolay oldu. Ama uyuşturucu, sadece bizim grubun bir parçası değil. Gençliğiniz Hollywood’da geçiyorsa ve uyuşturucunun başrol oynadığı rock kültürüyle büyüyorsanız, bunlar olağandır. Gelir ve sizi yakalar.”
Gelir ve sizi yakalar… Bu kadar basit…

Yolun başında ne kadar amatör, ne kadar tutkulu, ne kadar idealist olduğunuzun bir önemi yok aslında. “Benim en büyük önceliğim müzik yaratmak. Bazen inanılmaz ölçüde işin teknik boyutuna eğiliyorum, diğer zamanlarda ise müziğin tanrılarına ayak uyduruyorum” diyen birinin hayattan farklı beklentileri olduğunu ve belirlediği yolda ilerlemek için tüm çabasını sarf edeceğini düşünürsünüz. Ama işler bazen, düşündüğünüz gibi yürümüyor işte. Onu tanıyan herkes, gitarına saplantılı bir biçimde bağlı olduğunu söylese de an geliyor; onun yerini de bir şeyler alabiliyor. Saplantı demişken açalım biraz; John Frusciante, gitar çalmanın teorisine kafa yoruyor, farklı farklı türleri dinleyip müziğini çeşitlendirmeye çalışıyor ama bunu yaparken asla o teoriye ihanet etmiyor. Teoriyi umursamayıp hisleri doğrultusunda çaldığını söyleyenleri ise en sert şekilde eleştirmekten geri kalmıyor; onlara bol şans diliyor, bu şekilde düşünmeye karşı olmadığını ama bu işin teorisine kafa yoranlara daha yakın durduğunu belirtiyor ve devam ediyor:

“Miles Davis, Charles Mingus, Eric Dolphy ve Charlie Parker gibi Jazz müzisyenleri, bu öğreti hakkında çokça fikir beyan etmişti ve sadece ‘hisleri’ doğrultusunda değil, bir sistem içinde çaldılar. Ben de duygularımı ve hislerimi kullanıyorum. Ama bu işin teorisine kafa yoracak kadar bile vakit ayırmayan cahillerden biri değilim. Öğrenmemeyi avantaj olarak sunabilirler ama bana kalırsa, bu tembellikten başka bir şey değil. Eğer teorinin sizi kısıtladığını düşünüyorsanız, sorun yok. Bu işe kafa yormayın. Ama kendinize karşı da dürüst olun; tembel olduğunuz için öğrenmek istemediğiniz gerçeğiyle yüzleşin. Hem tembel olup, hem de “Dostum, ben duygularımla çalıyorum” diyen a…klardan biri olmayın.”

Aslında; Jimi Hendrix, Frank Zappa, Jimmy Page ve Steve Vai ile büyüyen bir çocuğun müzik konusunda saplantılı olmasına şaşmamak lazım. Frank Zappa ile ilgili açıklamalarına bir bakın…

“14 yaşımdayken, Frank Zappa’nın yayınlanmış tüm kayıtlarını almaya karar verdim. Bunların arasında 60′lar ve 70′lerde yayınlanmış, üretimi durdurulmuş kayıtlar da vardı. Bunun için Los Angeles ve Valley arasında, otobüslerde saatlerimi harcadım. Ama elde ettiğim her parça bende devasa bir etki yarattı. Neredeyse hepsinin kokusunu, kapağını ve elbette müziğini aklıma kazıdım. O dönemler, müzikle ilişkimin yüzde 70′i onun müziğini deneyimleme ve öğrenme üzerineydi.”

Zappa örneği bir yana; 7. sınıfa giderken “Sahnede gördüğünüzde, onu ve gitarını birbirinden ayıramazsınız. İkisi bir bütündür” dediği Jimi Hendrix’in6 bütün şarkılarına hakim olan biri ne kadar ‘normal’ olabilir ki? Ya da gitar çalma algısını şekillendiren isimler arasında Siouxsie and the Banshees’den John McGeoch, The Smiths’ten Johnny Marr ve Joy Division’dan Bernard Summer’ı sayan… Ama o bunlarla da yetinmiyor; Kraftwerk’in kayıtlarının, kendisine bir gitaristin sololarından daha çok ilham verdiğini söylüyor. Uyuşturucunun pençesinde olduğu dönemde, odasının muhtelif köşelerinde David Bowie, King Crimson ve NirvanaCD’leri bulunuyor. Tapsan taparsın yani, o derece.

Resim

John Frusciante, ilk solo albümünü çıkarttığında takvimler 1994 yılını gösteriyordu. ‘Niandra Lades and Usually Just a T-Shirt’, sağlıklı olduğu dönemdeki kayıtlardan oluşuyordu. İkinci albüm 1997′de geldi. Ardından 2001′de iki tane. 2004 Şubat-2005 Şubat aralığında ise mevzuyu ‘terbiyesizlik’ boyutuna taşıdı. Bir yıldan kısa bir süreye, toplam 59 şarkıdan oluşan beş albüm sıkıştırmayı başardı. John kendini kaybetmiş ve seri üretime geçmişti. Bu furyadan RHCP da nasibini aldı. 2006′da 28 şarkılık ‘Stadium Arcadium’ albümünü çıkardılar.Bir röportajında, neden bir albüme bu kadar şarkı koydukları sorulduğunda cevabı net oldu:

“Bir ressam 40 tane tablo yapmaya karar verdiğinde, kimse ‘Nasıl 40 tablo yapacaksın?’ diye sormuyor. Ama tabloların yerini şarkılar aldığında ‘Bununla başa çıkabileceğine nasıl inanırsın?’ diyorlar. Ama bu bizim işimiz. Bunun; The Clash’in Sandinista’da, The Beatles’ın The White Album’da yaptığından farkı yok. Bu, bizim içimizden gelen. Biz, kendi tatminimiz için müzik yapmıyoruz. Dinleyiciler için yapıyoruz. 28 şarkı yazabiliyorsak, bunu toplumla paylaşmak istediğimizden. Bu, bir anlamda insanlık için. Yaptığım müzikler, benim insanlığa armağanım ve bu, insanlığa sunabileceğim tek şey. İnsanlar bana müziğimi sevdiklerini söylüyorlar. Bir albümün 27. şarkısının bu paylaşımı sağlamayacağından, bu hissi taşımayacağından nasıl emin olabilirim? Sadece müzik piyasasında olduğumuz için, diğerleri gibi kendimizi kısıtlamak zorunda mıyız? S.ktir edin! İstatistikleri, sayıları s.ktir edin! Biz güzel bir albüm yaptık ve bunu insanlarla paylaştık.”

Aynı yıl BBC Radio6′in düzenlediği ‘Son 30 yılın en iyi gitaristi’ anketinde, oyların yüzde 13.9’unu alıp, Slash’in önünde ilk sıraya yerleşti. Aynı ankette Matt Bellamy üçüncü, Johnny Marr dördüncü, Tom Morello ise beşinci sıradaydı. Radio6 sunucularından Shaun Keaveny, Türkçe’ye adamakıllı çevirmeyi beceremediğim yorumunda şunları söyledi:

“His range, from minimalist melody lines, through choppy Hendrixian chord voicings all the way up to 11 with wailing metal tinged blues, gives him the edge over many in the list. For that I salute him.”

ohn Frusciante adı, Rolling Stone dergisinin 2003 yılındaki ‘Tüm zamanların en iyi 100 gitaristi’ listesinde de 18. sırada yer almıştı. Ancak, müzikal yeteneğiyle ilgili en doğru saptama “Beethoven meets Hendrix” ile Q Magazine’den geldi.

Onun en doğru saptaması ise George Bush hakkındaydı; Spin dergisinin Şubat 1990 sayısında, “Cinsel mutsuzluk, bence dünyanın en güçlü şiddet kaynağı” diyerek başladığı sözlerine şöyle devam etti:

“George Bush’un karısının çirkin bir bok parçası olması hiç hoşuma gitmiyor.Ve bu, milyonlarca insanın zarar gördüğü savaşlara sebep oluyor.Son ‘iyi’ başkan Kennedy’ydi ve onun da mükemmel bir karısı vardı. Bunun basit bir tesadüf olduğuna inanmıyorsunuz değil mi?”

John Frusciante; müziğe tutkuyla bağlı, saplantılı ve hassas bir çocuk olarak büyüdü. Ancak, hayatın kendisine sunduğu ani rol değişimlerine ayak uydurmakta zorlandı. En yükseği gördükten kısa bir süre sonra en dipteydi. Ama bir şekilde toparlanmayı başardı. Bugünlerde solo albüm çalışmalarına devam ediyor ve kafasına eserse dostlarıyla ortak çalışmalar yapıyor. Yeteneği hala sonsuz ve bu kez 19 yaşındaki kadar korumasız değil; hatırı sayılır bir hayat tecrübesi, 42 yıllık yaşamına çok daha fazlasını sığdıran bu adama eşlik ediyor.

Şarkılarını dinleyin, sözlerine göz gezdirin. Bir noktada yakalar sizi; bazen kaldırıp yere vurur, bazen elinizden tutup ayağa kaldırır ama bir şekilde ruhunuza dokunur. Bir süre sonra onun gitarını tanırsınız duyduğunuzda, emin olun.

Son sözü kendisine bırakıyorum…

“Korunmaya ihtiyacım yok
Bir hayat başlar, diğeri biter
Kötü zamanlama
Sonuncusu ben olmayacağım.

(…)

Orada bizi çağıran bir gelecek var
Ama ben geldiğini görmüyorum.”


Yeni başlayanlar için 21 şarkıda John Frusciante:

The Past Recedes - Anne - Central - Wishing - My Smile Is A Rifle - 0(Zero) - La Sirena - Going Inside - Time Tonight- Heaven - Hope - So Would've I - Second Walk - Wednesday’s Song - Untitled #3 - The Days Have Turned - Low Birds - Scratches - Dying Song - Unreachable - How Deep Is Your Love

Ek olarak :

[BBvideo 425,350]http://www.youtube.com/watch?v=NdCw_Ob5qI0[/BBvideo]

Onur ERDEM[/b][/i]
Resim
► Spoiler Göster
► Spoiler Göster
“George Bush’un karısının çirkin bir bok parçası olması hiç hoşuma gitmiyor.Ve bu, milyonlarca insanın zarar gördüğü savaşlara sebep oluyor.Son ‘iyi’ başkan Kennedy’ydi ve onun da mükemmel bir karısı vardı. Bunun basit bir tesadüf olduğuna inanmıyorsunuz değil mi?”

Cevapla

“Müzik” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir