Son cevaplanan konular kısmı geri geldi.

Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 06 Tem 2018 11:08

Ölülerin Bekçisinin Önceki Bölümlerinde

Greece ve Nickoy ekibiyle birlikte İlkdoğan Are'den kaçmak için son hızla lanetli olarak bilinen Büyük Carvith Kanyonuna doğru ilerlerler. Myrcid ile Falcon'un savaşına önce De Vion ardından da Hududun Bekçisinin devreye girmesi en sonunda da Diğer bir Tanrı olan Toran'ın da dahil olmasıyla iyice karışır. Falcon bilekliği Toran'a kaybeder. Bekçi ile Toran dövüşürken, Myrcid fırsattan istifade edip, Falcon'u öldürecekken Falcon'un dostlarından Bruno gelerek, Büyü gücü bekçi tarafından nerdeyse tamamen mühürlenmiş olan büyü Tanrısı Myrcid'İ öldürür.

Ve Tanrılar ilk kurbanını verir. Hükümsüzlerin ise başka planları vardır.



Bölüm 16 Özel Bölüm 1. Kısım Ouderbaque


“Solgun yapraklar geceleri düşmez derlerdi, ama o yapraklar ayrılmaya yüz bulduğunda kimin hükmü onların orada tutmasına izin verir ki. Bu hükmün bir sahibi yok bunu uzun zaman önce öğrendim. Biz bu hükme ne ulaşabilir, ne de varsa o hükmün sahibinden medet umabiliriz. Biz ancak, doğanın kuvvetini onlara aktarıp umut edebiliriz."

“Aktardığımız şey, onların yanlışa sürükleyecek kararlar içindeyse Ozan o vakit ne yapacağız.” dedi Greece, içindeki nefreti kusuyor gibiydi. “ Umut etmekmiş, Sthis’in halini gördün, Torano’nun halini gördün, Hükümsüzleri ve onların suretlerini de, hala umut var mı sence? Arz üzerinde Mycid’e saldırılırken dur da bir bak kendine bir bak bize, düşün biz bu savaşın taraftarı değiliz. Yüce Kedfith bize bu gücü bahşetmedi.”

“Kedfith’in bahşetme gücü yok.” dedi Ozan ağzındaki pipoyu sağa sola doğru sallarken “Hiçbir zaman da olmadı, Greece. Çocuklarda güçlü bir yan var, evet ben güçlü olmayan sıradan bir Ozan’ım ama hepsinin arkasındaki o yaşlı ama bencil düşünceyi görebiliyorum. Hükmetmek. Geçen konuşmamızda çocukları güçlü olmaları için damızlık gibi yetiştirmeye gönlün elvermediğini söyledin bana. Bu doğruydu, onlar bunun için yetişmeyecekler.”

“Ya ne için yetişecekler peki?” dedi Greece öfkeyle, “Walger’ı ya da diğerlerini hükümsüzlerin üzerine salmak için Elrohir bize o sözleri söylemedi mi Yüce Kedfith bize bunları iletmedi mi?”

“Onlar öyle söyledi, çünkü onlar öyle yapardı.” dedi Nickoy yüzü ciddi bir ifadeyle gerilmiş mavi gözleri kısılmıştı. “Bu bencillik insanları kullanmaktır, yıllarca Sendarlılar bu yüzden düşmanın önüne sürüldüler bu yüzden ya sonuçsuz meyvesiz galibiyetler için canlarını feda ettiler ya da Falcon gibi kibre bulandılar. Biz bunları yapmak yerine kendi düşüncesi kendi gücüne hasıl olan senin disiplin ve dirayetinle benim geçmiş ve gelecek derslerimle, Torano’nun büyüsü ve aklıyla yetişecek bu çocuklar.”

“Sonra” dedi Greece aksi bir tavırla, “Sonra ne olacak, yine yenilecekleri bir savaşa girecekler, Hükümsüzün önünde dikilmek, bunlar kolay mı sanıyorsun?”

“Kolay değil.” dedi Nickoy başını önüne eğdi. “Dediğim gibi sadece umut edebiliriz ama bu uğurda öleceklerse de seçme şansı sunularak bunu yapmalılar, Kedfith ve diğer yaşlı ilkdoğanlar ya da iktidar olmak isteyen diğerleri için değil korumaları gerek halklar için, masum çocuklar, yitip gidecek bir çok can için. Walger bunu yapabilir, Greece. O, babasının oğlu.”

Greece bir an Nickoy’a doğru sinirle baksa da onu öldürmemek için öfkeli bir hamleyle atını ileriye doğru sürdü, O bir keşişti, o uzun hayatı boyunca Kedfith’e tapınmış onu tanrısı olarak bellemişti. Son ana kadar halkını kurban eden tanrısının adaletli olduğunu savunmuştu aksine bu doğruydu da yine de Ozan, kelimeleri süslü olsa da içinde gerçekler vardı. Aklına o eski harabelerde çarpışırken Robin Harwart’ın bir sözü geldi.

“Biz özgür halklar bir çiçeği yaratmaktan acizken onlarca tanrı yarattık.”

Kaşlarını çatıp atını daha da hızlandırırken, yaşadığı o uzun hayatı getirdi gözlerinin önüne, Urier ile Estebon ile Keşiş akademisinde oynayışları, Nizoshnari Akademisinde gördüğü o uzun boyuyla ilk gördüğü andan itibaren vurulduğu Annebelia’yı. Gün geçtikçe şiddetini arttıran hocasını arkadaşlarını bir bir yutan İblislerin melun yaratık ordularını, diğer halklar bir bir düşerken İblislere dayanmalarını dayanırken her seferinde Tapınakta Kedfith’e ettiği dualar, buna rağmen Kralının Nodier El Mirharch’In giderek artan çaresizliği ve çaresizliği arttıkça onun kulağına zehir fısıldayan adamları, Kadiff Kardo’yu Kara El Evanir’i, Büyük Üstad’ın Urier’i ve diğer bir çok kişiyi kullanmasını, hepsi geçti bir bir gözlerinin önünden en sonunda ise Silvan’ın o alevler halinde altın kılıçla durması geldi aklına derin bir korku kaplamıştı o an içini.

Gökyüzündeki o kızıl işarete o yoğunluğa tekrar baktı, o gün halkı yok edilmişti, Ne için? Bunun cevabı belliydi, Nickoy’un sözleri bu yüzden vuruyordu onun yüreğini hakimiyet, o gün canlı canlı gördüğü şey Tanrıların hakimiyetine kast etmeye çalışan nerdeyse delirmiş bir adamı, tüm halkını yok edecek şekilde cezalandırmasıydı.

Bunu içinden atamıyordu Greece, çok denemişti unutmaya çalışmıştı ama insan hayatının bir kalemde silindiği günü nasıl unutabilirdi ki…

Güney Justisar, Asuka

Mar Toroch Şehri.

Yıl: 1997 3. Çağ

İç saraya hiç duraksamadan girdi Greece, iç içe kemerlerle süslenmiş olan iç sarayın halkı akın akın dışarıya doğru çıkıyordu. Kalabalık o kadar yoğundu ki Greece bir anlık hızlı adımlarla kemerlerin arasındaki demirlere sıçrayıp kendini ay şeklinde dizayn edilmiş veranda balkonuna doğru fırlattı. Balkona doğru tutunup hızlı bir şekilde onun tepesine çıktığında önünde ana kabul salonunun merdivenlerini gördü. Merdivenlerin başından yukarıya doğru çıkan golemnleri kabul salanunun kapısında duran Silan oku ve yayıyla engel olmaya çalışıyordu.

Enerji okları Golemlere çarpıp birkaç kaya parçasının düşmesine neden oluyor ama duraksamıyorlardı. İç sarayın çatısından aşayıdan yukarıya doğru ilerleyen merdivene geçmek için Golemin sırtına atladı Greece Silan’nı gördüğü anda sol yumruğunu sıktı. Ne olurdu çekip gitseler sanki ama Sendar kibri ve Üstad’In fısıltıları bu felakete sepep olmuştu. Sıktığı Yumruğunun titreşen enerjisi belirginleştiğinde Hızlı bir sıçrayışla Silan’nın üzerine atıldı.

Silan etrafından gelen Golemlerle uğraşmaktan Greece’İn darbesini görememişti bile ancak yine de geriye doğru bir adım çekilmesi onu kurtarmıştı. Greece’in yumruğu ona isabet emese de onu uzaklara doğru savurdu.

Silan’nın yayı bir tarafa kendi bir tarafa fırladığında, Greece kemik saplı hançerini çıkarıp hızlı bir tavırla Sendar’lının gırtlağını kesip yoluna devam etmek istedi.

“Bırak onu.” diye kükreyen bir ses, hançerine darbe vurdu. Bu beklenmedik darbeyle hançeri bir kenara doğru savrulurken Greece duruşunu bozmadı. Karşısında, ilk kez ve ilk kez o çelik parıltıları hissettiği gözleri gördü. Robin Harwart’ın gözleri.

“Karım…” dedi Greece derinden soluyarak, “Yolumdan çekil Sendarlı.”

Robin kaşlarını çattıktan sonra, birden ona doğru saldıran koyu mavi zırhlı bir adam geldi. Beyaz saçlı ama genç olan bu adam Mar Umman yöneticilerinden Eric Ri Kanton’dan başkası değildi. Robin ile kılıçlarını çarpıştırırken haykırdı. , “Git Greece, Annabelia’yı, kardeşimi kurtar.Onu o cehennemden ancak sen çıkarabilirsin.”


O sırada “Ölülerin Bekçisi.” diye haykıran bir ses kafasının içindeki tüm düşüncelerden azade etti onu, Atını hızlı bir hareketle döndürünce Kanyona doğru inmeden çok çok uzaklardan yükselen ince bir toz bulutu gördü. Ama onların kim olduğunu anlaması için sese ihtiyacı yoktu.
Bu Are’den başkası değildi.

Nickoy, haykırışı duyduğunda. Önce, sol elindeki kehribar yüzükte, sonrada zihninde beliren parlamayla uğraşmaktaydı. Brave Falcon’un sesi kafasının içerisindeydi. “Yardım edin, Myrcid, Toran hatta tuhaf bir Bekçi dövüşüyorlar, büyü gücü kısıtlandı Yardım edin.”

Bir an parmağındaki İz yüzüğünü kırmak için hareketlendi. Kehribar taşlı bu yüzüğü uzun yıllar önce Kahrun’un mezarında bulmuştu. Çok uzun zaman önce, gerçekler yüzüne vurmadan önce ölümü yenmek için bir yolculuğa çıkmıştı. Kardeşi için, yitip giden kardeşinin hayatını önce uzatabileceğini sonrada ölümden geri getirebileceğini sanıyordu. O günden itibaren, dolaşmadığı çayır geçmediği çöl, sürmediği hayvan, yelken açmadığı deniz kalmamıştı. Falcon uzun yaşamın anahtarının yüzüklerde olduğunu söylemişti. İlkdoğanların İz yüzüklerinde.

Eski çağlarda ilkdoğanların dokuzu bu yüzükleri, gizli buluşmalarında gizli konuşmalarında birbirlerinden bağımsız olarak kullanırlardı. Dokuz iz Yüzüğü, Falcon’un yeni ilkdoğanlar olarak kabul ettiği ekibinde toplanmıştı. Hepsini bulmak özellikle sonuncusunu Elrohir’den almak büyük zahmete patlasa da.

Şimdi o yüzüğe baktığında Falcon’un ihanetlerini, kendi suçunu örtme çabasını görüyordu. Bir an da bu tok derinden gelen haykırış onun düşüncelerini bozdu. Are’nin her şeyi daha da ne kadar berbat edebileceğini merak ediyordu doğrusu. Are’nin tek bir zaafı vardı, ama o zaaf onu Falcon’un yoluna da sokabilir, ya da Robin’in yolunda kalmasını sağlayabilirdi.

Yine de Are’ye şimdilik ihtiyacı yoktu.

O sırada Helm kafasını dışarıya doğru uzattı, Siyah saçlarını arkadan toplamıştı, yüzü babasına benzese de kahverengi özlerinin ifadesinde annesi, yani kardeşi vardı. “Ne oluyor Dayı bu haykırış da ne?”

Nickoy acelesiz bir tavırla ayağa kalkarken, “Dizginleri tut Helm, Ben arabanın üzerine çıkacağım.”

Helm hafifçe kaşlarını çatıp pek bir şey sorgulamadan dizginlerin başına geçti, Nickoy arabnın üzerine çıktığında Greece atıyla dönmüştü.

“Ne yapıyorsun?” dedi öfkeyle “Arabayı sürsene.”

“Are’nin bindiği Ayı seni yarım saate varmadan yakalayabilecek bir hıza sahip.” dedi Nickoy cebinden ufak bir kese çıkarıp işaret parmağını ağzına sokup ardından havaya doğrulttu Ardından şapkasının üzerinden yan gözle Ölülerin Bekçisine doğru baktı. Yüzünde ince bir gülümseme belirmişti. “Neyse ki Rüzgar bizden yana.”

Rüzgar hızla Nickoy’un arkasından eserken Ozan’ın şapkası boynuna iple bağlı olduğu için dalgalanıyordu. Akşam güneşinden gece serinliğine akan havada piposundan derin bir nefes çekti, piponun dumanını havaya bir kere savurduktan sonra hızlı hızlı birkaç kere daha çekti. Piposunun haznesi közle dolduğu zaman elindeki küçük deri keseyi pipo haznesine doğru dikkatlice boşalttı.

“Arabayı sabit tut Helm. Maithun sen de arabanın arkasından çekil.” diye haykırdı Nickoy, ciddileşmiş bir tavırla pipodan derin bir nefes çekti, ardından hızla yoğun mor bir dumanı arabanın arkasından gerideki yola doğru üfledi. Sonra tekrar çekti pipoyu tekrar üfledi, mor duman giderek yoğun bir kıvam alıyor nerdeyse havada asılı kalıyordu. Nickoy dört defa daha çekip, bıraktı. Ardından hafifçe öksürüp nerdeyse ıslanmış olan piposu savrulan pelerinin içine koydu.

“Onlara zehirli bir duman mı attın?” dedi Greece nerdeyse aşağılayan bir tavırla.

“Bazen bu kadar aptal olmanı anlamıyorum Greece,” dedi Nickoy çevik bir hareketle arabanın ön tarafına yerleşti, dizginleri Helm’in elinden alırken Helm’e gülümseyerek omzuna hafifçe vurdu. “Dumanını içine çektiğim bir şey nasıl zehirli olabilir, bu sadece onun büyük, iri ve vahşi ayısını sakinleştirebilecek ya da daha da agresifleştirecek sadece hayvanları etki edebilen özel bitkisel bir karışım.”

“Bu tuhaf bulutu Are durdurabilir mi peki bir barbar sonuçta?” dedi Greece, sinirlenmişti ama bir yandan da atının arkasından buluta bakıp duruyordu.

“Onun kafası öyle şeylere basmaz.” dedi Nickoy alaycı bir sırıtmayla “ Böyle etkileyici bir karışımı durdurabilmesi için yanında binlerce yıldır karşılaşmadığı Ormanın Hanımı olması lazım.”

Buna Helm ile Nickoy ve o sırada kafasını arabadan çıkarmış olan Scart kahkahlarla gülerken, sol yanlarında at süren Maithun sırıttı. Greece ise ciddi bir halde atın sağrısına tekmeyi vurdu.

“Yine de hızlı olmalıyız.” dedi aksi bir tavırla


******


“Kimse hükmettiği şeyin ötesine geçemez.” dedi Zacharias, elinin üzerindeki ucunda geniş ağızlı hançerler bulunan zincirini şöyle bir sallayarak. “Geçtiğini sansa bile bu bir yanılgıdır, bir ilizyon.”

Yerde ölü barbarların ölü Arkonların çevresinde yatan kan revan içinde kalmış insandan çok hilkat garibesine benzeyen adama doğru baktı. O yaratık ona başkaldırma cüretini gösteren onlarcası belki de binlercesinden biriydi. Zacharias zincirlerinin üzerine doğru basarak yükselip adamın tepesine doğru dikildi. Bir heykel gibi yükselirken, Zacharias’in zincirden kanatları ağaçların arasından vuran az sayıda ki gün ışığını da kapatıyor gece karanlığının üzerinden sadece parlayan kara gözleri görünüyordu.

“ Bu derece, eksik bilgiyle ölüleri diriltmeyi başarmak, oldukça etkileyici…” Diye konuşmasına devam edip, bir akbaba gibi adamın üzerine eğildi. Artık konuşamayan adamın üzeri nerdeyse gece kadar karanlıktı. “Justisar’daki bu gelişim hayranlık uyandırıcı ama yine de bu güç, hükmedenin elinde olunca bir mana kazanır. Yani benim elimde.” Siyah pelerininin altından kara tırpanı hızlı bir şekilde çıkardı adamın çenesinin altına sertçe dayadıktan sonra hızla çekerek kafasını uçurdu. Çirkin kafa havada ince bir kan parıltısı yayarak cesetlerin arasına yuvarlandı. Zacharias ise cesetleri umursamayarak göğe doğru baktı uzun yağlı siyah saçları yüzünün iki yanına doğru düşerken kanca burnunu ve hafif kambur duruşuyla Zacharias, ölülerin arasında kara bir Azrail gibiydi.

Etrafta yükselen kan kokusu duman duman tüterken. O gökyüzündeki Kedfith ve uşaklarının ortaya çıktığı yeri gösteren yere tekrar bakıyordu. Demek Üstad başarmıştı. Ölümden kararlılıkla kaçan Üstad Valerion tehlikeli ve gaddar bir adamdı. Üstelik o, bu lafı herkese söylemezdi. Üstad ‘ın emriyle kendini öldüren birçok adam görmüştü, kendi elleriyle gırtlaklarını parçalayacak kadar kör fanatikleri. Emrinde ölüme yollayacağı birçok güçlü adamı tutan Üstad’In kendisi asla ortaya çıkmazdı, bu yüzden fırsat eline geçtiğinde onu bizzat öldürmek istemişti hatta tırpanını neredeyse beynine saplayacaktı ki Legistas onu durdurmuştu. O gün, Legistas, Üstad’ın hayattayken daha çok acı çekeceğini bir kişinin sadece bir kere öldüğünü söylemişti.

Legistas, haklıydı ancak bir kişiyi tekrar tekrar öldürmek için onun akıbeti senin ellerinde olmalıydı. Bir gün kaçabilme ihtimali olan her mahkum kaçamayacağı tek bir noktaya götürülmeliydi. O da Ölüme… Hükmün tek geçilemeyeceği nokta orasıydı, Tırpanının kudretiyle yüzleşenler asla ölümlüler arasına dönemezdi.

Baktığı gökyüzünde gördüğü şey de buydu: Ölüm. Onu binlerce yıldır hükmünden azade hapsedenleri, piyon olarak kullanacaklarını sananların hepsinin sonu buydu. O, geçmişin kalıntılarını üzerinde taşıyan Alsderio Auwach’ı yani “Lich” ‘i öldürüp ruhunu tırpanına gömdüğü gibi diğer hepsini de tırpanının içine gömecekti. O gün onu öldürmediklerin için yaşadıkları her güne lanet edeceklerdi.

O sırada ormanın içinden, Yüzünün yarısından fazlasını uzun kızıl saçlarıyla gizleyen, siyah zırhlı bir adam çıktı. Rüzgarsız bir sessizlikle gelmişti. Zacharias başını kaldırmadan gelen adamı gözleriyle süzdüğünde. Mağrur, orduların adını tekrar tekrar seslenip kanlı ovaların çığlıklarla buladığı Komutan Akirama’nın gözyüzündeki bu akıbet karşısında bile mağlup bir edayla hareket ettiğini gördü. Görünen mavi gözü yerdeydi, üzerindeki kara-kızıl ateş simgeli, Panter armalı zırhı yer yer toz toprak biraz da kan içinde kalmıştı. Zırhının karın boşluğu paramparça olmuştu. O ünlü kızıl mızrağını bir baston gibi kullanmaktaydı.

Önündeki bir Ared cesedini tekmeleyerek kendine yol açtı. Zorlukla soluklanıp kesilmiş ağaç kütüğünün üzerine yığılmış olan bir cesedin üzerine sertçe oturdu. Ceset Hiandar’ın ağırlığı altında ezilip kemik çıtırtıları duyulduğunda. Akirama’nın görünen tek gözü Zacharias’a doğru döndü.

“Dughia nerde?” dedi Kızıl Salamender, koyu kırmızı nerdeyse parçalanmış olan büyük yakalı pelerinin arasından büyük pipo çıkarıp derin bir üflemeyle alevlendirdi pipoyu

Zacharias’ın gözleri kısıldı. “Küçük çöpleri hallediyor.” dedi sakince ardından ekledi. “ Clamente becerebildi demek? Sonunda kurtuldun.”

Akirama yavaşça ve öfkeli bir halde başını kaldırdı, Sol tarafını örten saçları kenara doğru ilerlerken, yüzünün sol tarafının nerdeyse parçalanmış pelteye dönmüş olduğu açığa çıktı. Sol elmacık kemiği ve üstü neredeyse tanınmaz haldeydi sol gözü bu et yığınları arasında kaybolmuştu. Sağlam olan nadir yerlerinden biri olan ağzından derin bir duman tabakası çıkartıp Ölümün Hükümdarına baktı.

“Kurtuldum mu?” dedi Akirama alayla, “Sen buna kurtulmak mı diyorsun?”

“Yakalanman, senin hatandı.” dedi Zacharias umursamazca, “Ölülerin Bekçisini Öldürmek için oradaydın onu elinden kaçırdığın gibi, Üstad’In eline düştün.”

“Yaşadığını bile bilmediğimiz bir adamın eline düştüm.” diye düzeltti Akirama, “Üstad Valerion, yaşıyor Zacharias. Yaşıyor ve bizi o serbest bıraktı, bu ne demek biliyor musun?”

“Bizi mi...” dedi Zacharias ardından hızlı bir hareketle zincirleri dağılarak toplandı ve Zacharias’ın bileklerinde küçük bir zincir halini alarak küçüldü. Elindeki koca kara tırpan bir anda kaybolmuştu. “Clamente’yi diğer Yıldoğanları bulmaları için yollamıştım. Sana nasıl ulaştı?”

“Bana emir mi verdiğini sanıyorsun Zacharias?” dedi boğumlu bir kadın sesi, öfkeli geliyordu, gölgelerin arasından birdenbire belirmişti. Akirama gibi yaralı görünmüyordu ama yüzünde ondan daha çok dağılmış birinin ifadesi vardı. “Üstad Valerion bu çarkı ilmek ilmek örmüş her şeyin farkında bizi Kedfith ve diğerlerinin önüne atacak.”

“Üstadın etkisi altında korkuyla titremek bize bir şey kazandırmaz.” dedi o sırada Dughia ormanın içinden Tessia ile birlikte gelmişlerdi. Göğsündeki yara buz tutmuş saçları diken dikendi. “Deniz de fırtınalar olur, dalgalar büyük gemileri yutar yine de bazıları hayatta kalır. O da bizim gibi hayatta kalan biri, Evet biz onların ihanetiyle sınandık ama ondan önce biz Üstad’a ihanet ettik. O yüzden biz kendi intikamımıza odaklanmak zorundayız, ondan sonra becerebiliyorsa bizden intikam almayı deneyebilir.”

“İkimizi bir anda etkisiz hale getirdi, anlamıyor musunuz?” dedi Clemente yüzü yoğun bir panik halindeydi. “Hiçbir şey yapamadık, HİÇBİRŞEY!”

“Çünkü aptalca ve doğrudan saldırdınız.” dedi Zacharias küçümsemeyle, “Üstad’ı o çukura gömenlerin arasında ben de vardım. O kadar darbeye mağruz kalan bir adamın ayakta durması bile müzice o delikten nasıl kaçarsa kaçsın. Sizden önce Üstad bize farklı bir bedende saldırdı, bizi maşa olarak kullanmayı düşündüğü çok beliliydi. Bırakalım da öyle düşünsün Gökyüzüne bakın.” dedi gökyüzündeki karanlığı işaret ederken. “ Üstad bize bizim ona yardımcı olduğumuzdan daha çok yardımcı oluyor. Görmüyor musunuz?”

“Bu bir tuzak Zach,” dedi Akirama piposundan tüten dumanı cesetlerin olduğu tepeciğe savururken, “Bizi birbirimize düşürdükten sonra en zayıfladığımız halimizde bize saldıracak, onun hedefi için bir piyon olacağız sadece. Bu bizim iç-”

O sırada, Akirama’nın sözünü kesen büyük bir gürültü duyuldu Ormanın içinde. Ağaçları parçalayıp ilerleyen beş metre uzunluğunda iki buçuk metre yüksekliğindeki dev bir timsah, etrafındaki cesetleri dağıtıp ortaya çıktı. Dev timsahın bir gözü kördü üzerinde derin çok eski bir yara vardı. Pul pul olmuş derisinin üzerinde yer yer yosunlar göze çarpıyordu, Yaşlı Timsahın tek genç gözüken yeri cam gibi parlayan sarı gözleriydi.

“Guariang” dedi Dughia, Buz ve kan kaplı yüzünde müşfik bir gülümseme belirmişti, Ardından keskin gözlerini Akirama’ya doğru çevirdi yüzündeki sırıtma genişlemişti. “Eski Dostun buraları pek boş bırakmamış anlaşılan?”

Akirama anlamazca ona doğru baktı, Sağlam olan tek kaşı kalkmış gibi görünüyordu. Bunun üzerine Dughia, Dev Timsah Guariang’a işaret etti.
Guariang kocaman ağzını açtı, sivri sarı dişler içerisinde zarar görmemiş bir şekilde baygın bir halde yatmakta olan kızıl saçlı bir kadın vardı.

“Bu da kim böyle?” dedi Clemente, yavaş ama kedi gibi adımlarıla yaklaşıp, kızı iyice bir inceledi,

“Bize saldıran Are’nin uşaklarından biri ama Guariang bildiği çok şey olduğunu söyledi,” dedi Dughia kaslı kollarını göğsünde kavuştururken. “Ama en önemlisi bize Are’nin adamıymış gibi saldıran, Fuena adındaki bu kadın, eski bir dostumuzun casusuymuş meğersem.”

“Legistas?” dedi Zacharias, kısılmış gözleriyle kadına bakarken.

Dughia kafasını sallayarak onayladıktan sonra, Clemente, çömelerek, kızı daha fazla incelemeye başladı.

Akirama’nın ise sağlam olan mavi gözü parlayarak, yüzünde bir gülümsemeyle piposunu sertçe ısırdı.

“Bu her şeyi değiştirir.”


******


“Hayır!!!” diye kükredi, Toran, Myrcid’İn kafasının yerde yuvarlandığını görünce. O sırada güçbela kaçabilmiş olan Hududun Bekçisi toz toprak ve kan içindeyken kılıcını kınına koydu.

“Buradaki işim bitti.” dedi sakince, “Sana gelince Dagron Toran sen yeminin ölçüsünde davrandın, bu hududunu aşmak sayılmaz. O yüzden senin hayatını bağışlıyorum.”

Toran’ın gözü öfkeyle deliye döndü. “NE DEMEK BİTTİ!” diye kükredi hızla kalkanını kaldırdığında kolunu yeşil auralı kaslı bir kol tuttu. Toran öfkeyle arkasına doğru döndüğünde, ciddi bir ifadeyleyle ona doğru bakan gözleri bembeyaz olmuş yeşil ruh aurasıyla kaplanmış olan Aikroth’u gördü.

“Sakin ol Dag,” dedi Aikroth sertçe, “Bekçiyle savaştın ve hayatta kaldın, bu yeterli.”

Toran’ın öfkesi bir an içinde silinir gibi olduğu an. Aikroth’un yeşil aurası KaleMuhafız’ı da kapladı ve ardından gözle görünmeyen bir hızla yeşil bir parıltı halinde kayboldular. Hududun Bekçisi bir kaybolan parıltıya doğru baktı. Ardından aşağıya doğru kaymış yine de tozdan kandan azade kalmış olan atkısını düzeltti bağını sıktı.

“Hükmün sonucu dolaylı olsa da verildi.” dedi kendi kendine. “ Myrcid Ouderbaque , Fozkitiliarın en güçlü yirmi birinci varlığının sureti bu arz üzerinden silindi.”



Akik Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 1218. Gün. Porsuk Yılı.

Günümüzden 18 bin yıl önce

Muadlig Şehri , Eos Bölgesi, Hiandarik Cumhuriyeti

Eos Bölge Vekil Sarayı


Myrcid Ouderbaque, gözlerindeki derin acıyla kıvranıyordu, Kufdir dağının eteklerinde gördüğü şeyler gözlerini neredeyse kör etme noktasına getirmişti. Karanlığın dehşeti vücudunu tir tir titretirken, sağ elini kaldırmaya çalıştı. Sağ eli niyeyse hareket etmiyordu, panikle gözlerini açtı gördüğü soluk bir ışıktan başka bir şey değildi.

“Abi.” dedi titrek bir sesle kırılgan ince bir ses tonu vardı.

“Burdayım.” dedi üzgün ve yorgun bir ses tonu, Nephilium Ouderbaque kardeşine benzeyen ince uzun yüzü ve mor saçlarıyla Myrcid’in biraz daha yaşlı haline benziyordu. “Buradayım kardeşim.” dedi kardeşinin nerdeyse parçalanmış derisine bakıp kopmamış olan kavrulmuş elini tuttu. Ardından odadaki diğer kişiye doğru baktı. “Ne yapacağız?”

Lüks yapılı varaklarla süslenmiş, meşe ağacından mobilyalarla dolu odada bir oraya bir buraya volta atan, diğer beyaz tenli adamların aksine gri teni odadaki mum ışıklarıyla parıldayan, siyah saçlı ince sakallı bir adam, Gümüş manşetli mavi çizgili uzun gömleği ve kuvars rengi kısa ceketiyle dolaşmaktaydı. Adam sol elini başına götürdüğünde parmağındaki safir yüzük ışıldadı, “Düşünüyorum.”

“Vücudundaki ruh hasarını temizledik ama hala ölüyor.” dedi Nephilium fısıltıyla gri gözleri bir çelikti. “Bir şey yapmalısın.”

“Hissi duygularla hareket edersen bir şey yapamayız.” dedi karşısındaki adam sinirle kesip atarak. Siyah gözleri düşünceyle kısılmıştı, bir an için duraksayıp kafasını kapıya doğru çevirdi. Çevirdikten beş saniye sonra da kapı yumuşakça üç kere kısa iki kere uzun çalındı.

“İçeri gir Legistas.” dedi sakince adam sol kolunun düğmesiyle oynadı. Nephilium sinyali almıştı. Myrcid acı içinde olsa da abisinin yaptığı ilizyonu fark etti, muhtemelen kendilerini olmamış gibi gösterecekti onları misafir eden kişi.

İçeri genç bir adam giydi, siyahlar içindeydi uzun siyah saçlarını arkadan bağlamıştı, girer girmez duraksamadan dizlerinin üzerine çöktü. “Efendim, Üstatlar özel ırk projesini reddetmenize sinirlendiler. Senatörün böyle bir hakkı olmadığını bu projeyi yirmi üçler konseyine getirmenizi istiyorlar.”

“İstesinler, isteyeceklerdir de.” Dedi adam sakin bir sesle geniş kolçaklı bir koltukta otururken. Elini şöyle bir hareket ettirdi. Legistas hızla dolaptan adama Bir içki doldururken adam sakince konuşmasına devam etti “Din, doğası gereği bağnazdır. Kendinden olmayanlara saldırılmasıyla büyür ve güçlenir bu beklediğim bir şeydi.”

“Hepsini zamanında yok etmeliydik.” dedi Legistas sesi öfkeli de olsa bardağı kibarca adama doğru uzattı.

Adam hızlı bir hareketle Legitas’ın eline vurdu bardak Legistas’ın elinden kurtulup duvara çarpıp parçalara ayrılırken karşısındaki adam hızla ayağa kalktı. “Aptal! Senin gibi düşünmeyen herkesi yok etmeye kalkarsan karşında hükmedecek kimseyi bulamazsın.” Ardından adam derin bir nefes aldı sertçe ona doğru baktı. Birbirine benzeyen iki siyah göz buluştu. Legistas gözlerini hemen indirdikten sonra, karşısındaki adam konuştu “Bir kişinin bu kadar hissi aynı zamanda bu kadar hırsı olması tehlikelidir Legistas. Hırs zekayla güçlenir, oysa sen körleşmiş olan duygularını tek bir yere bağdaştırdın, bu sana şimdi güç veriyor ama bu sonsuza kadar sürmeyecek.”

“Haklısınız Efendim.” Dedi Legistas hızlı bir biçimde.

Karşısındaki adam, ona şöyle bir baktı öyle derin bir bakıştı ki bu Legistas’ın tedirginliği her halinden belli oluyordu. Hiandar Yüksek Konseyinin Baş Senatörü Antonio De Le Vaq elini çenesine doğru götürdü. “ Yine de bu V.R’cilere bir yem atmamız gerek. İlk denek projesine başlatılacağına dair bir kararname hazırla, bu şartta güvenlik ölçeğini belirlememiz gerekecek. Hazırlıklara başla.”

Legistas kısa bir kafa selamı vererek çıkarken Antonio De Le Vaq onu durdurdu. “Ve nereden geldiğini unutma Legistas, hangi çöplükten geldiğini sakın unutma.” dedi sertçe Legistas’ın gri yüzünün benzi attıktan sonra hızlı bir biçimde çıktığında Nephilium öfkeyle ayağa kalktı. “Neden bahsediyorsun Antonio, bu projenin engel olunması için uzun yıllardır çalışmıyor muyuz?”

“Öyle.” dedi De Le Vaq sessizce, “ İktidarı elimde tutmak istiyorsam, rahiplerle de uzlaşmam gerekli Nephilium, hem bu kardeşini kurtarmamız için bir şans olabilir.”

“Ne demek istiyorsun?” dedi Nephilium soluk olan teni iyice bembeyaz kesilmişti zor nefes alan kardeşine bakarken.

Antonio De Le Vaq’ın karanlık yüzünde camdan ışıltılar vardı. “Onu bir Hiandar yapacağız.”

“Hiandar mı?” dedi Nephilium ayağa kalktı, “Saçmalıyorsun.”

“Karanlığın çocuklarını ben yetiştirdim Nephilium.” dedi Antonio De Le Vaq, gözlerinde ani bir ışıltı belirmişti. “ Otoboroshi’nin yok ettiği Ruh Akademisindeki öğretilerdeki karanlığın ruh gücünden oldukça farklılar. Bu yüzden biz ruh hasarını temizlesek bile içten içe karanlığa gömülüyor çünkü olay sadece ruhen karanlığa dönüşmek değil bu bedenini de etkilemekte.. O yüzden sizin ırkınızın dayanıklılığına güvenmemiz gerekecek.”

Nephilium kaşlarını kaldırdı. Öfkeliydi. “Benim ırkımın dayanıklılığı olmasa Myrcid hayatta kalamazdı bile! Şimdi bunu öne sürerek ne yapmaya çalışıyorsun. Ben kardeşlerimi sizin ucube deneklerinize çevirmem.”

“O halde ölecek.” dedi Antonio De Le Vaq “Ölümün kesin olduğunu hayatın olasılıklarla dolu olduğunu biliyorsun. Kardeşin bir olasılığa sahip bunu yok mu edeceksin.”

Nephilium cevap verecekti ki duraksadı. “ Peki Antonio düşüneceğim, izin verirsen kardeşlerimle konuşmalıyım.”

Antonio De Le Vaq, gözlerinde anlayan bir bakış belirdi ve hızlı adımlarla meşe ağacından yapılmış kapıyı açarak dışarı çıktı. Myrcid ‘in abisi derin bir iç çektikten sonra havaya bir rün çizdi. Mavi simgeli antik büyü dilinde yazılmış olan rünler parladıktan sonra hemen yanı başında biri belirdi. Nephilium Ouderbaque Yüksek Büyü Loncasında Mekansal ve düzlemsel büyülerde ustalaşmış bir çok yeni büyü keşfetmiş, kendi okulunu açabilen sayılı on iki büyücüden biriydi. Kendi keşfettiği kısa ve uzun mesafe düzlemsel yolculuk büyüsü asrın en büyük büyü keşfi olarak söyleniyordu. Kendi tabiriyle ışınlanma büyülerini o bulmuştu o ve kardeşleri.

Şimdi ışınlanma büyüsüyle yanına çağırdığı en küçük kardeşiydi. En küçük kardeşi teorik ve büyü yazımı konusunda muazzam yeteneği vardı. Ama büyü gücü yoğunluğunu düzgün kullanabilme kapasitesinden yoksundu. Zayıf, beyaz tenli ağabeylerinin aksine mor saçlarını kısa kestirmişti. Diğer iki kardeşten en toy olanı ama en yakışıklı olanıydı.

“Endimiyon konuşmaları duydun.” dedi Nephilium dedi küçük kardeşinin dinleme büyüsünü kast ederek. “Sen ne diyorsun bu işe?”
Endimiyon konuşmadan, Myrcid güç bela başını kaldırarak fısıldadı. “Ben razıyım, acım çok fazla ne olacaksa olsun artık.”

“Antonio De Le Vaq’ın dediği şey teorik olarak mümkün,” dedi Endimiyon Myrcid’in başını tutarak yavaşça yastığa doğru yatırdı ardından hızlıca odada volta atarken, “Ama onun bu hamlesini öngörebiliyor olman lazım abi.”

“Görebiliyorum tabi.” dedi Nephilium, aralarında en zeki olan oydu, en cüretkarları da Myrcid’di “Legistas gelene kadar böyle bir fikri bile yoktu. Üstadların baskısından kurtulmak için, asla onaylanmayacak bir şeyi yapacak, yeni ırk oluşturmak, ırklar üzerinde tasarruf sahibi olmaya çalışmak bizi felakete götürecek.”

“Tehlikeye girecek olanlar Hiandarlar abi. ” dedi Endimiyon ciddi bir ifadeyle, “Ne yaparsak yapalım, Myrcid’ibu durumdan kurtarmamız lazım.”

“Araştırdın mı peki?” dedi Nephilium o da gerginlikle ayağa kalkmıştı. “Bu derece deri değişimini vücudu kabul edecek mi?”

“Eder muhtemelen, deri nakli belli ölçekte çeşitli karışımlarla hazırlanmış, ekibin başında Shark Snaga var, Ayrıca Hiandar nakli için gerekli olan doku örneklerinde bir dezenformasyon göremed-“

Myrcid, kardeşi Endimiyon’un sözlerini daha fazla duyamadı. Karanlığın Evlatlarının dölleyicisiyle yaptığı savaşta aldığı ağır yaraları artık dayanılmaz olmaya başlamıştı. Soluğu canını yakıyordu artık, içinde kötü nefret uyandırıcı bir şey büyüyordu sanki tüm kemiklerinde ince kıymıklar vardı. Gözlerindeki bulanıklık hiç geçmemişti, Abisi ile kardeşinin soluk mor saçlı silüetleri yavaş yavaş yerini karanlığa bıraktı ve bilincini kaybetti.



Akik Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 1942. Gün. Oğlak Yılı.

Shiliak Şehri , Vasgondag Bölgesi, Hiandarik Cumhuriyeti

Arcane Boyut Büyüleri Kulesi



Myrcid Ouderbaque, büyü kulesinde aynaya bakıyordu. O kadar zaman geçmiş olsa dahi hala aynadaki suretine alışamamıştı. Gri teni ona hala yabancı geliyordu, kendisininkine değil başka bir tene dokunmak gibi rengi kokusu her şeyi değişmişti. Yıllar yıllar sonra bile, abisinin o kararının bir alternatifi var mıydı diye düşünüyordu kendi kendine , O sırada kapısı çalındı.

Küçük bir masadaki cam kürelerinin etrafında dolaştıktan sonra kapıya doğru ilerledi. Myrcid yavaşça kapıyı açtı, gecenin kör karanlığında onu kim ziyaret ettiğini merak ediyordu. Kulenin orta katındaki kapısının önündeki merdivenlerde siyah kukuletalı bir adam yanaşmıştı. Hızlı bir hareketle kukuletasını açtıktan sonra içeriye doğru girdi.

İçeri giren adam Kukuletanın altından siyah saçlarını at kuyuruğu şeklinde toplamış ince sakalı yüzünü kaplayan, gri tenine uyumlu keskin gri gözleriyle bir Hiandardı. Geniş alnından elmacık kemiğine kadar uzanan eski yarası mum ışığında parlıyordu ve Gri gözleri dolu doluydu, kenarda bir tabureye güç bela çöktüğünde derin bir nefes alarak konuştu.

“Babamı öldürmüşler.” dedi sadece üzerindeki siyah cüppeyi bir kenara fırlattıktan sonra sağ elini siyah parlak saçlarının arasından geçirdi ve ağzından derin bir fısıltıyla ekledi. “Şerefsizler.”

Myrcid ‘in şaşkınlıkla olduğu yere çöktü. Gözlerine taktığı çift katlı ay merceğinden odadaki meşalenin ışığı yansıyordu. “İmkansız! O, ölemez.”
Karşısındaki tabureye oturan, adam ona acı acı baktı. Gözlerinden yaş süzülüyordu. “O…O orospu çocuğunu hiç sevmiyordum biliyor musun? ”
Myrcid, dalgın ve düşünceli bir halde ayağa kalktı, büyü akademisinde tanıştığı , Hiandar kimliğinden önceki halini de bilen eski dostunun omzuna elini koydu. “Nasıl olmuş?”

Genç yaşında, büyücülük okulundan atılan, Hiandar askeri kuvvetlerinde koruyucu olarak yetişen, Swen Corp’ta büyünün mekanizmik sistemlerini araştırma konusunda doktorasını yapmış olan Arturo De Le Vaq, yüzünde büyük bir öfkeyle Myrcid’e baktı. Myrcid bir an karanlık yüzünde babası Antonio De Le Vaq’ın kararlılığını gördü.

“Bilmiyorum.” dedi öfkeyle, “Kimin öldürdüğünü de bilmiyorum ve bilmediğim şeyler çoğaldıkça ben sinirleniyorum.”

“Sakin ol.” dedi Myrcid, “Babanın ölümü kimlere fayda sağlar onu düşünelim. Kim ya da kimler bu işten fayda sağlayabilir.”

Arturo cevap vermek için başını kaldırdığında birden arkalarında kara bir siluet belirdi. Arturo hızlı bir biçimde sol elinin yeninden makaralı arbelet çıkarıp hızlı bir biçimde kara gölgeye ateş etmeye başladı. Kendi tasarımı olan bu makaralı küçük arbelet, kısa sürede yirmi ok birden atabiliyordu. Oklar hızlıca gölgeye doğru giderken, Myrcid hızlı bir biçimde mavi asasını çıkardı ve abisinden öğrendiği vücudun elektrik sistemini çökerten büyüsünü fısıldadı.

“Korou Lightaoun”

Asasının ucunda birden sarı siyah bir yıldırım belirip hızla, gölgeye doğru savruldu. Gölgeden kemikli bir el çıkıp vücut hasarını yoğunlaştıracak büyüyü elinin tersiyle yok etti. Üzerine gelen oklar metal bir kalkana çarpar gibi sektiler. Ve Karanlığın içerisinden yavaş adımlarla biri ilerlerken Myrcid ile Arturo korkuyu yüreklerinin içerisinde hissettiler.

“Eski bir hikaye, oğullar babalarının yansımasıdır der.” dedi korkunç bir ses, karanlık bir silüet gölgelerin arasından belirmişti. Myrcid gerginlikle geriye doğru çekilirken masadaki asit kavonozlarını yere düşürdü. Kalın mermere düşen asitler ince bir tıslamayla ilerlerken. Hissettiği korku nerdeyse öldüğü gün yaşadığı korku gibiydi, Ölümün Gölgesinden bile kötü, Karanlığın Dölleyicisiyle yaptığı o karanlık savaşın hatırası kendisinin ki gibi Arturo’yu da sarmıştı.

Arturo De Le Vaq, elini sırtındaki kılıca götürürken bir kedi gibi çevik hareketlerle geriye doğru çekiliyor, sol eliyle de yarasını yokluyordu. O gün, kendisiyle birlikte Kufdir Dağında Arturo ‘da vardı. Çeşitli işkencelerden geçmiş, dölleyicinin gazabına o da uğramıştı yine de o lanetli dağdan onu çıkaran Arturo’nun kendisiydi.

Karanlığın içerisinden sarışın mavi gözlü yakışıklı bir adam çıktı, gülümserken otuz iki dişini de gösteriyordu. “İkiniz de babalarınıza benziyorsunuz. Myrcid Ouderbaque, Quadrim senin gibi pervasızdı, ölümün üzerine giderdi. O yüzden de halkınızın yok olmasına sebep olmadı mı?”
“Bunları nereden biliyorsun?” dedi Myrcid şaşkınlıkla geriye doğru giderken artık sırtını yek pare kulenin taş duvara dayamıştı. “Babam halkına, bize ihanet etti. O organizasyona katılmak için her şeyi yaptı. Benim ona benzer hiçbir yanım yok.”

“Babalarınıza o kadar çok benziyorsunuz ki, ikiniz de ondan nefret ediyorsunuz.Onların da babalarından nefret ettiği gibi. ” dedi Gölgeler içerisindeki sarışın adam. “ Değil mi Arturo De Le Vaq, Antonio senin gibi zekiydi, kararlıydı ve kendinden emindi. Kendinden bu kadar emin olması onun sonunu getirmedi mi?”

“Sen Karanlığın Bekçisi misin?” dedi Arturo, temkinli bir adımla geriye doğru çekildi. “Gurabba El Nasr, babamı öldürmeye çalışmıştın.Sıra bize mi geldi.”

“Bekçiler mi? Ben onlardan daha eskiyim.” dedi adam, görüntüsünün şekli bir anda değişti, Yakışıklı sarışın adamın yüzü bir iskeletti artık boş göz çukurlarından çıkan kavun içi alevler, kemiğe dönmüş olan ellerinden yansıyordu. Siyah cüppesi bir karanlık bulutuydu adeta “Kadim günlerden bu güne gelmiş olan gerçek tek bir hak vardır. Kan Hakkı; bu hakkı reddedebilirsiniz, kabul de edebilirsiniz.” Myrcid’e doğru döndü. “Abin Nephilium öldü.” Ardından Arturo’ya doğru döndü kavuniçi bakışları, “Baban Antonio öldü. Şimdi onların mirası size geçecek.”

Myrcid, şokla dizleri üzerine çökerken, Arturo öfkeyle ona doğru baktı, sol eli birden bulanıklaşıp titremeye başladı gri gözleri öfkeyle kısılmıştı. “Sen mi yaptın?”

“Hayır!” dedi Adam karanlık bir edayla, “Ben zorda kalmadıkça bilinçli varlıkları öldürmem, Karanlığın bir sureti olarak görünmem beni onlardan biri yapmaz, yapamaz. Zira karanlığın iyi aydınlığın kötü olduğu zamanları da bilirim. Size geldim çünkü atalarınızın yaptığı hatalardan ders çıkaracağınızı umut ediyorum.”

“Sen de kimsin böyle?” dedi Arturo,

O sırada Myrcid’in gözleri, öfkeyle adama doğru döndü. “Abimi kim öldürdü? Söyle!”

“Ben Alsderio Auwach etrafınızdaki ırklar daha emekleme seviyesindeyken bile bu arz üzerindeydim. Yine de bana varlık formumun ismi olan Lich diye de seslenebilirsiniz.” Lich, vakur bir edayla yükseldi, ellerinde iki farklı rün içeren parşömen belirdi, “İntikam, bu arzda en gereksiz şeydir
Myrcid Ouderbague, unutma sen de birilerinin abisini birilerinin kardeşini öldürdün. Ölüm hepimizi bekleyen bir son ama o ana kadar yaptıklarımız bizi biz yapacak şeyler. Şimdi, bu rünleri inceleyin ardından Huldself Hududuna gelin orada size Fozkitiliar’In gerçeğini anlatacak birini bulacaksınız.”

Myrcid, şaşkınlık ve şoktan bir şey söyleyemezken. Arturo hemen söze atladı. “Kimi bulacağız biz orada?”
“Onu tanımasanız bile varlığını duydunuz.” Lich, karanlığın içine karışmadan önce “ Huldself’de Otoboroshi Roshirou’yu arayın muhtemelen siz oraya geldiğinizde o sizi bulacaktır.”

Bunu der demez, kulenin içindeki gölgeler kayboldu. Arturo ile Myrcid şaşkınlıkla ellerinde mühürlü rünler ile birbirlerine baktılar, sonra gözlerinde yaş ile birbirlerine sarıldılar.


Devam Edecek...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 23 Tem 2018 20:31

Bölüm 16 Özel Bölüm 2. Kısım Roshirou

Yakut Zaman Döngeçi Hiandar Takvimi 536. Gün Şahin Yılı

Tounga, Hudself Hududu, Kufdir Dağı Yakınları

Şimdilerde Şüpheli Ama Boş Topraklar


Otoboroshi Roshirou, bağdaş kurmuş oturuyordu. Oturduğu yer ufak bir tepenin üzerinde eski çağlardan kalma bir sunak sütunun kalıntısıydı, eski gül motifli sunak zamanın rüzgarına fırtınalarına yenilmiş, eskimiş ve yıpranmış olsa da hala sapa sağlamdı.

Oturduğu sunağın etrafına dikilmiş dört sütündan ikisi yıkılmış, diğerinin yarısı zamanın şartlarına dayanamamıştı, sonuncusu ise burada bir zamanlar bulunan kubbeyi hatırlatırcasına üst pandantif kalıntısı hala durmaktaydı.

Eski bir kalenin eski mabedinin yıkıntıları arasındaydı şimdi, Hudself Hududu diye geçen bu yer aslında Ruh Krallığının, Kufdir Dağı’ndaki Karanlığın Evlatları tehditleri gözlemek için kurduğu bir üs, ufak bir kaleydi. Yıllar, zaman ve bütün şartlar kalenin yıkılmasına içerisindeki Ruh Adamların ölmesine ve bütün bu yerin yokolmasına sebep olduysa da, Şimdilerde ne Karanlığın Evlatları Ne de Ruh Adamlar kalmıştı bu arz üzerinde, kendisi ve kardeşlerini saymazsa tabi.

Otoboroshi Roshirou, kendi ırkının verdiği güç ile Ruh gücünü kullanmayı öğrendiğinden beri bu arz üzerinde uzun zamandır yaşamaktaydı. Rüzgar uzun arkadan bağladığı beyaz saçlarını tel tel ayırarak içinden geçti, burnuna yeni çıkan çimenlerin kokusunu doldurdu. Kenarları kırışmış gözlerini kapadı, ellerini avuçları birbirine dönecek şekilde birbiriyle birleştirdi.

Birleştirdiği anda vücudunun etrafında beyaz bir aura oluştu, dışarıdan görülebilen ince bir aura hafif titreşim halinde dışarıya yansıyor yansımanın üzerinde ince gölgeler dans ediyordu. Bu her Ruh Adamın yapması gereken Ruh Meditasyonunun bir tezahürüydü, etrafında kaybolmuş yok olmuş ruh parçacıkları, kendi kullanmaktan dezaformasyona uğramış olan ruh gücünü onarıyor, onu yeniden yapılandırıyordu.

O ise kısacık huzuru, ilk meditasyon anında hissettikten sonra içi kedere boğuluyordu. Buranın yakınlarında, oğullarını kaybetmişti, buradan çok uzakta ise kızını. Kendi kurbanı olacağını düşündüğü ama başkalarını kurban verdiği savaşlarda savaşmıştı.
Yıllar sonra öldürülen Ustaları, Mitashi ve Yadamoru’nun söyledikleri hep aklına takılıyordu. “Savaşlar önemsizdir çocuk, önemli olan içindeki masumiyeti kaybetmemektir, sen ise çoktan kaybetmişsin.”

Evet,masumiyetini çok önce kaybetmişti, bundan hiç şüphesi yoktu ama çocuklarının masumiyetini koruyacağını ummuştu, lakin başaramamıştı. Kendi gücünün Kranlığın gücünün suretlerinden halkları koruyacağını sanmıştı başaramamıştı. Mutlu bir yuva, sevdikleriyle çocuklarıyla torunlarıyla bir aile olabileceği sade bir hayat arzu etmişti. Yakasını geçmişi ve geleceği hiç bırakmamıştı.

İnce dudakları kasıldı, yanağındaki çizgiler derinleşti, çok çok az siyah yerler kalmış olan sakalı gerginleşti, çocuklarını koruyamamıştı. Koruması için, onları bir güç hastasının yanına vermişti, O ise onları bir canavar yapmıştı ve bilinirdi ki bütün canavarlar en sonunda ölümle kucaklaşırdı.

Sol gözünden bir damla yaş süzüldü, çizgili yanağından sakallarının arasına karıştı, hala ruhlarının çığlıklarını duyabiliyordu, Oğulları, evlatları acı bir çığlıkla onun ismini haykırıyorlardı. Ruh Duvarının ötesinde olsalarda, onların sorduğu tek bir soruyu cevaplayamamak onun içini hep yakıyordu.

“Bizi niye korumadın baba?” sözü yerine başka bir söz duydu.

“Babamı niye korumadın?” dedi bir anda karşısındaki ses, Otoboroshi Roshirou birden karşısında beliren iki adamı görünce şaşırmadı. Bir tanesi Nephilium ‘un kardeşi idi uzak mesafe ışınlanmalarını yapabiliyor olmalıydı.

İki adamı görüp ayağa kalkmadan önce onlara doğru kurşuni gözlerinde derin bir sertlikle baktı se sertçe konuştu; “Oğullarımı niye öldürdünüz?”
Karşısındaki iki genç adam, bir an panikle birbirlerine baktılar, İki Gri tenli Hiandar’ın birbirlerine bakarken, Mor saçlının Nephilium’un kardeşi olduğunu anladı hemen, ruh özellikleri birbirlerine oldukça benziyordu. Bu deri değiştirmeyi duyunca, Lich’in nasıl öfkelendiğini çok iyi hatırlıyordu Otoboroshi, Antonio De Le Vaq’ın yaptığı şey Nephilium’un duygularını kullanarak iktidarını sağlamlaştırmaktan başka bir şey değildi. Sonuçta o iktidar onun da mezarı olmuştu.

“Sen neden bahsediyorsun?” dedi Antonio’nun oğlu Arthur, “Bizim öldürdüğümüz zebani ile senin oğlun muydu yani?”

“Evet,” dedi Otoboroshi ayağa kalkarken, ona soru soran çocuğa baktı çocuktan bir baş boyu kısaydı, Çocuk hafif yapılı, uzun arkadan bağladığı siyah saçları ve ve keskin gözleriyle babasına oldukça benziyordu. “ Oğullarım bir zebaniye bir canavara dönüştü, ve onları öldürmenizi izledim, birini derin çukurlara attınız diğerini büyülerinizle kılıçlarınızla deştiniz.”

Myrcid tam bir şey diyecekti ki elini kaldırdı.

“Hayır,” dedi sakince ama sesinde gizleyemediği bir hüzün vardı. “Sizi suçlamıyorum, canavarların öldürülmesi gerekir, canavarları birileri öldürürken engel olmaya kalkmazsınız.”

“Peki bunun benim babamla ne alakası var?” dedi Arturo De Le Vaq öfkeyle

“Sen de çok iyi biliyorsun ki baban da bir canavardı.” dedi Otoboroshi, “Ve canavarların öldürülmesi gerekir, o yüzden babanı korumadım ki kendini koruyabilecek seviyedeydi. Babaların günahlarını oğullara yükleyemem ama oğulların günahları babalarınındır.”

“Bize Lich denilen bir yaratık buraya gelirsek seni bulabileceğimizi söyledi.” dedi Arturo De Le Vaq “Babamın nasıl bir insan olduğunu biliyorum ama buraya babamın suçlarını dinlemeye gelmedim.”

“Hayır, mirasını almaya geldin.” dedi Otoboroshi sertçe, “Bütün bunları dinleme sebebin ise, babanın kimin öldürdüğünün öneminin olmaması, Kim öldürdüyse öldürdü, ölümü yaptığı davranışlarla hak etti. Tıpkı oğullarım gibi, ben nasıl size kin gütmiyor şurada ikinizi öldürmüyorsam. Siz de o ölüm düşüncesini intikam düşüncesini kafanızdan atacaksınız.”

“Hadi Antonio De Le Vaq konusunda haklısın diyelim, ya Nephilium ya abimin suçu neydi de onu korumadınız.”

“Sensin.” dedi Otoboroshi, “Senin geçirdiğin dönüşüm Hiandarik’de bir çok olanağın kapısını açtı, seninle birlikte Haindar çoğu halkın yok olacağı bir çukurun içine düşmek üzere o da Tanrı yanılgısı, halkların üzerinde tasavvur sahibi olmaya giden yol, ırksal deney başlangıcının senatodan geçmesiydi. Bu olanlar henüz başlangıç, yeni santör eskisinden daha fazla bir şekilde bu olanağı kaşıyacak.”

“Bir dakika bir dakika,” dedi Arturo, “Bu ölümlerin hepsi bundan mı kaynaklı, yani Myrcid’in hayatının kurtulması bu yolla olduğu için mi? Hiandar tampon bölgesi inşa ediliyor, yeni ırk denekleri yapılıyor.”

Otoboroshi derin bir iç çekti. “Lich size hiçbir şey anlatmamış anlaşılan. Size mirasını anlatayım, Fozkitiliar arzı üzerinde bir çok halk ve medeniyetler geldi geçti, çoğu yaşam kayboldu yenileri ortaya çıktı. Lich bu eski yaşam formlarından biri, onun anlatımıyla size aktarıyorum;
Yıllar yıllar önce, eski insanlar denilen yaşam formları Fozkitiları gelişebileceği en son seviyesine getirmişler bunu da, Büyü, Bilim, Ruh ve Silah alanında yaptıkları özel materyeller ile tamamlamışlar, Ancak bu güç, içlerinde bazılarını Tanrı Yanılgısına, Tanrı komplekslerine itmiş. Ancak buna karşı olanlar da varmış. Bu karşı olanlar ellerindeki silahları bu tanrı yanılgısına sahip olanları yok edecek bir organizasyon oluşturmak için kullanmışlar Bu Organizasyonu tanıyorsunuz, Herkesin eski değişle adlarını lanetlediği bir organizasyon: Bekçiler Organizasyonu.”

“Bekçiler ortaya çıktığında felaketler onların ardından gelir.” dedi Myrcid nefretle

“Doğru.” diye onayladı Otoboroshi “Bekçiler organizasyonu safi mantıkla hazırlanmış bir orgaziasyondur. O yüzden halklar birbirini kırıp geçirirken müdahalede asla bulunmazlar, ta ki Hudud dedikleri kanun sınırlarını aşıncaya kadar. O zaman ortaya çıkıp, temizliklerini yapıp, Fozkitiları bir sonraki felakete kadar rahat bırakırlar.”

“Nasıl yani, Tanrı Yanılgısına giren kişiler hududunu aşmış olmuyor mu? Ya da Irksal deney yapanlar?” dedi Arturo kırık sütunlardan birine oturmuş Otoboroshi’yi dinliyordu.

“Tam olarak, değil Hududunu aşma kısımları güç arayışındaki kişilerin boyutsal düzlemsel ve genelde kendi potansiyelinin üstüne farklı yollar ile çıkmasını kapsayan bir şey. Örneğin Vibranium adlı metal eski insanların oluşturduğu bir metaldir bununla büyük güce kavuşabilirsin ancak hududunu aşmış olmazsın.”

“Neden?” diye sordu Myrcid merakla

“Öncelikle bu eski insanların geliştirip oluşturduğu bir şey ve Bekçiler de bu tip silahları kullanılyor, eğer bu durum hududunu aşmak olsaydı öncelikle kendilerini yok etmeleri gerekirdi. O yüzden Bekçiler halkların yükselişini izler, Tanrı yanılgısına kavuştuklarını görür bu yanılgı onların gözlerini boyamasını ve halkları yerlebir edişlerini izledikten sonra Hududunu aşmalarını bekler ve hududunu aştıkları o vakitten sonra onları yok eder ve Fozkitiliar kalan halklarla sıfırdan başlar. Bu düzen birçok kez böyle ilerlemiş. Bu gidişatta onu gösteriyor. Lich özellikle bunu engellemek için bu söylediğim dört etkeni korumak için bizi seçti.

Ben Ruh Adamım, Beyaz Ruh özünü kullanırım, Ruh gücünün simgesel gücünü korumakla ve yanlış ellere geçmemesi için uğraşıyorum. Grubumuzda Silahın gücünü korumak için çalışan başka bir kişide var. Siz ise Biriniz Teknolojiyi diğeriniz de Büyüyü korumak için atalarınızın mirasını devralmak için buradasınız. Bunları korumamızın sebebi, bu silahlara ulaşan kişilerin tanrı yanılgısına kapıplıp halkları felaketlere götürmelerine engel olmak. Daha önce bir Ülkeyi yıkan biri olarak, bunun doğru bir şey olmadığını söyleyebilirim. Ne diyorsunuz? Atalarınızın mirasını devralacak mısınız?”

İki adam şaşkınlıkla tekrar birbirlerine baktılar, Soracakları çok soru dinleyecekleri çok cevap vardı daha…


****

Safir Zaman Döngeci, Hiandar Takvimi 243. Gün. Panter Yılı.

Graeteldal Şehri , Hakimiyet Bölgesi Başketi , Hiandarik Cumhuriyeti

Vicneto Roushka Katedrali


Çift kemerli kapılarla, rolyeflerle süslü cilalı parkelerle döşenmiş Hiandar’ın en büyük Katedralinin giriş avlusunda bekliyorlardı. Etraflarındaki duvarlarda nişler içine işlenmiş V.R rünlerinin altında sunulan sümbüller sürekli, gri pelerinli rahipler tarafından değiştiriliyordu. Myrcid bu anlamsız ritüele önemsemezcesine bakıyordu, gerçi etrafındakiler onun gözüne duyarlı olarak yapılan merceklerinden ne tarafa baktığını görmeleri olası değildi.

Çift katmanlı ince ayarlı yüzünün burnundan üzerisini alnındaki mor saçlara kadar kapatan bu mercekler, onun geçmişten bir hatıra üzerine yapılmıştı. Karanlığın Dölleyicisiyle yaptığı o savaş gözlerini nerdeyse kör etmesine rağmen ışığa duyarlı bu mercekler onun hem görmesini hem de görüş açısının genişlemesini sağlamıştı. Aynı anda iki farklı yere bakabiliyor, görüntüleri kafasında belli ölçekte tutabiliyordu. O yüzden etrafındakilere uzun uzun bakmak yerine kısa bir göz gezdirdi.

Buraya toplanmalarının nedeni seçilen yeni senatörün, başrahip tarafından kutsanma ayiniydi. Kendisinin çağrılma nedeni artık Bir Bölgedeki büyü temsilciliğinden daha üst mevkiide olmasıydı. Abisinin ölümünden yaklaşık on yıl sonra Yüksek Büyücü Şuarasında, yer değişimi büyülerini geliştirme konusunda çığır yapan, uzak ölçümlü ışınlanma ve doku büyüleri konusunda yaptığı çalışmalar ve yeni büyü teknikleri onu önce Hiandar Büyü Geliştirme Departmanı Başkanı ardından, Hiandar Üç Yol Büyücüleri Sözcüsü yapmıştı. Üç yol Büyücülerinin üç lideri Hiandarik Cumhuriyetinin Karar Mekanizması olan yirmi üçler konseyinde üç koltuğa sahipti. Şimdi o koltukların sahiplerini temsil etmek için gelmişti.

Sol tarafında duran, uzun beyaz saçlarını arkadan bağlamış, gümüş siyah üç büyük ordunun amblemlerini, ortadaki merkez kuvvetine çizgilerle bağlanmış büyük bir üçgen öşeleri sırasıyla Panter, Aslan, Ayı ve Kurt Figürleyile işlenmiş, kırmızı pelerini omzundan gümüş tokalarla tutturulmuş, Hiandar Orduları Başkomutanı İsfendiyar Buykal umursamaz bir edayla karşıdaki kapıya bakmaktaydı. Kapı sütün başlarının üzerine oturtulmuş geniş kemerli bir yapıydı üzerinde Hiandar Metal işlemeciliğinin en güzide örneklerinden biri sergilenmekteydi Güller içinde ilerlenen yollar kapının ortasındaki açma kollarında birleşiyor adeta bir labirant gibi o kolların etrafını sarıyordu. Kapı kişilerin dikkatini çekmesi ona odaklanması için yapıldığının çok bariz olduğunu anlayan Myrcid sağ tarafına doğru çevirdi merceklerini,

Kendisinin sağ yanında ise uzun boylu turuncu saçları ve temiz yüzüyle kendisi gibi genç yaşında Hiandarik Cumhuriyetinin BaşYargıçının Yargıç BaşKatipliğine yükselen, Dariod Kedfith’di Kedfith sabit kıpırtısız bir heykel gibi durmaktaydı. Eos Bölge BaşYargıcıyken yaptıkları işler onu üst mevkilere taşımıştı. Şimdi o da kendisi gibi yirmi üçler konseyindeki bir kişiyi temsil ediyordu.

Derken dış kapının oradan, bekledikleri kişi geldi. Senatör orta boylu siyah saçlı simsiyah giyimli yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Kendisi kadar genç olmasa da yanındaki Kedftih kadar genç olması şaşırttı onu. Giyimi sadeydi, siyah kıyafetinin üzerine taktığı pelerinin iki yakasını tutturan gümüş broşu dışında bir takısı yoktu. Antonio De Le Vaq’ın eski şatafatlı kıyafetlerinden sonra, soluk siyah bir gölge gibiydi yeni senatör. Fakat Myrcid karşısındaki adamın siyah gözlerinde parıltıyı gördüğünde, bu adamın rahiplerin gölgesinde bir kukla senatör olarak kalmayacağını anladı.
Antonio De Le Vaq’ın ölümünden sonra geçen on yıl içinde, bütün kararnameler rahiplerin onayıyla yapılıyordu, Yirmi Üçler konseyinde iki oy hakkı olan, Baş Rahiplik, Baş Komutanlık Baş Yargıçlık ve Senatörlük makamlarından hepsini ele geçirmişlerdi. Hiandar BaşRahibi, Meiou Rahgou bir çok kişinin bildiği gibi yeraltı örgütleriyle ülkeyi yönetmekteydi. Antonio De Le Vaq, görünüşte Oligarşik bir Cumhuriyet olan Hiandar ülkesinin Meiou tarafından yönetilmesine karşı çıkmaya, Eos bölgesindeyken başlamış Senatör olarak da birçok görünürde Devlet kademelerinde olan ama aslında yer altı örgütündeki “Kara Kral Meiou” ya çalışan adamları yok etmişti yine de kendi de yok olmaktan kurtulamamıştı.

Şimdi, kukla bir Baş Yargıç, yeni seçtikleri kukla bir Senatör onların tarafındaydı, Baş Komutan İsfendiyar Buykal ise bu konulara bulaşmamayı tercih ediyordu. Myrcid’in düşünceleri karşılarındaki çift kanatlı kapının açılmasıyla bölündü. Kapının ardından iki kişi yavaşça içeriye girdiler. Uzun boylu olan Rahibin elinde, Siyah kutsal pelerin durmaktaydı, kendisi gibi ama biraz daha koyu renk olan mor saçları kısa kesilmiş ancak arkadan toplanmıştı, yaşı çok genç olmasa da yanındaki adam kadar yaşlı görünmüyordu.

Hiandar Baş Rahibi “Kara Kral” Meiou, Uzun fırça gibi bıyığının altında uzanan gür sakalları belinden aşağıya inerken, duruşu iyice kamburlaşmış, Koyu kestane rengi saklları bıyığı dışında nerdeyse ağarmıştı. Kulağının üzerindeki kısa kesimiş birkaç tutam haricinde saçı yoktu. Yüzünde, yaşadığı yüzyılların çizgisi bulunmaktaydı. Henüz baston kullanmasa da adımlarını nerdeyse sürünerek atmaktaydı.
Herkes bir an için daire şeklinde durdu, Senatör bir adımla halkanın içerisine doğru ilerledi, Baş Rahipde bir adım ilerledikten sonra, yaşıyla beraber olgunlaşmış gür sesiyle konuştu.

“Bugün burada, Senatörümüzün Kutsal V.R inancıyla beraber, hüküm sahibi olmasının önünü açmak için toplanmış bulunuyoruz.” dedi başparmaklarını göğsüne koyup işaret parmaklarını V şeklinde karnında birleştirirken.

“Legistas Ilya, Haindarik Cumhuriyetinin çıkarlarını V.R’nin huzurunda korumayı kabul ediyor musun?”

“Kabul ediyorum.” dedi Legistas kara gözlerinde bir alevle

"Kabul ediyor musun?" diye tekrarladı Baş Rahip

"Kabul ediyorum." dedi Legistas her söylediğinde gözleri daha da alevleniyordu sanki

"Kabul ediyor musun?"

"Kabul ediyorum."

“O Halde göklerdeki yeminler, rüzgardaki fısıltılar, inancımızın kuvveti, seni doğru yoldan ayırmasın. Gökkubbenin her ışığı altında yazılan V.R nin adı gözlerinden, onun adına edilen duaların sesi kulaklarından silinmesin.” dedi Başrahip, arından elini göğsünden çekip yanındaki adama siyah kutsal pelerini vermesi için uzattı.

Adam büyük bir saygıyla pelerini uzatırken, Legistas’a diz çökmesi için işaret etti. Legistas kısa bir an boyunca duraksadı. Myrcid, adamın yumruklarını iyice sıktığını fark etti, yanındaki Kedfith ufak bir fısıltıyla onaylamaz bir ses çıkardı. En sonunda diz çöktüğünde, Legistas’ın kara gözlerinin alev alev yanarak yere bakmakta olduğunu fark etti. Başrahip Büyük Üstad Meiou pelerini yavaş hareketlerle yeni senatörün sırtına geçirdikten sonra onu elinden tutarak kaldırırken Myrcid, bu kutsanma yapılırken Antonio De Le Vaq’ın nasıl bir tavırda olduğunu merak etti.

“Yeni görevin V.R’nin ışığıyla sürsün. “ dedi müşfik bir tavırla Başrahip, anlaşılan kendine bağlı bir senatörü seçmenin huzuruyla rahatlamış görünüyordu. Ancak Legistas’In gözlerinde kara parıltıyı gören Myrcid bu yeni Senatör’ün bir kukla gibi davranacağını düşünmüyordu.


Kambahtou Hududu, Louh Kulesi

Hiandar Tarihinin Bitişinin 90. Yılı,

Boş yüzyıllar

Günümüzden Dokuz Bin Yıl Öncesi


“Seni öldürecekler Alsderio.” dedi Otoboroshi gözlerinde derin bir hüzünle karşısındaki adama bakarken derin bir iç çekti, karşısında ondan bir baş boyu uzun karanlıkla örtülmüş, yüzüne büyüyle geçirdiği o sarışın mavi gözlü adam suretinde ona bakmakta olan Lich’e elini uzattı. “Saklanabilirsin.”

Lich’e uzattığı eli ölümün soğukluğuyla donarken, Alsderio Auwach bir adım geriye doğru çekildi. Eski Antik büyü kulesinin önündelerdi şimdi, Binlerce yıldır ayakta olan Fozkitilar tarihi boyunca hep gözlerden ırak bir şekilde durmuş olan bu kule en sonunda keşfedilmişti. Hem de kendini Tanrı ilan eden bir grup Hiandarlılar tarafından.

Uzun yıllardır, yürüttükleri plan başarız olmuştu. Otoboroshi uzun yıllardır tandığı Lich’in omuzlarının ilk defa bu kadar çöktüğünü, gözlerinin ilk defa bu kadar soluk olduğunu görmüştü. Alsderio Auwach uzun yüzyıllar, binyıllar boyunca ilk kez kaybettiğini kabullenmiş gibiydi.

“Rahiplere odaklandığımızdan, bu olasılığı göremedik Ogri.” dedi Lich, yavaş yavaş konuşurken Otoboroshi’nin adını kısaca söylemişti. “Başarısız olduk, artık saklanmanın bir manası yok.”

“Kuleyi binlerce yıldır başka yerlere ışınladın görünmez hale getirdin.” dedi Otoboroshi öfkeyle, “Yenilmiş olabiliriz ama hala hayattayız. Yeniden başlayabiliriz, tekrar birlikte.”

“Yeniden başlamaya yoruldum Ogri.” dedi Lich amansız bir tükenmişlikle, “Tekrar tekrar kaybetmekten, küçük halkların büyüyüp kendini tanrı ilan etmesinden yoruldum.” Bunu dedikten sonra hafifçe gülümsedi ancak gülümsemesi soğuk bir kış gününde açan güneş gibiydi kısa ve soğuk. “Hem beni o kadar kolay öldürebileceklerini mi düşünüyorsun.”

“Onlarla dövüştük Alsderio.” dedi Otoboroshi, iç çember halkasının dışında bekleyen iki kardeşini göstererek. “Üstelik üçümüz birlikteyken dövüştük, canımızı zor kurtardık, İridium’u kanlarına zerk etmişler, O kadar güçlüler ki…”

“Kıtaları ayırabiliyorlar, evet.” dedi Lich sakin bir biçimde “Bunu daha önce de görmüştüm,ırksal avantajları da var kabul ediyorum. Ancak, yeterince yaşadım. Ben, uzun zaman önce öldüm Ogri, gökyüzünden sarı yapraklar düştüğünde İlk İnsanlar mezarlarına döndüğünde, ancak tekrar dirildim, bunu bu kıtanın geleceği, var olduğunu bildiğim tek atamın adı adına yaptım. Küçük bir kapsüle tıkılan bir oğlan cocuğu koynunda Kıtamızı kurtar diye bir not bulduğunda ne yapar Ogri? Onu kurtarmak için her şeyi yapar. Çünkü uyandığında atalarından bir elinde o kalmıştır."

"Ben denedim, ölümün kollarında yaşayıp, hergün ölememek artık ağır geliyor bana Ogri, her eğittiğimin bana sırt çevirmesi, düşman olması. Her büyüttüğün çocuğu öldürmek artık zor geliyor bana, beraber çıktığım binlerce yoldaşın ülümü yüzleri geliyor aklıma, bak bir sen hayatta kaldın. Antonio, Nephilium, öldü, Alesendier ölmekten daha beter hale geldi. Atalarının mirası için gelen çocuklar, bize ihanet etti. Ne oldu şimdi, binlerce halk öldü, binlerce can yok oldu. Hepsi bir halkın hırsına kurban gitti, değişmiyor Ogri hiç değişmiyor."

"Güç söz konusu olunca ihanet kural oluyor. Onlar gücü seçtiler, bir gün o güç onları tükettiğinde bir kılıç darbesi işlerini bitirdiğinde anlayacaklar ancak çok geç olacak.”

Otoboroshi bu söylenen sözler karşısında söyleyecek kelime bulmakta zorlandı, derin bir yumru boğazına takılmıştı sanki, ellerini yumruk yaptı. Gözleri öfkeden bembeyaz kesilmişti, kendi halkını yok etmenin acısı henüz yüreğinde tazeyken, büyük yıkımdan çok az kişiyi kurtarabilmişti. Hiandarların üst karar meclisi Senatör Legistas’ın başkanlığında, Tanrı olma kararı alığ kendi halklarını yok etmişler, koskoca Fozkitilar kıtasını üçe bölerek paylaşmışlardı. Üzerinde yürüdüğü toprağı, halkları kim oluyorlardı ki paylaşıyorlardı. Öfkesi giderek artarken haykırdı;

“Rokushi! Venessa!”

Otoboroshi’nin bir erkek bir kız kardeşi hızlı bir biçimde yanına geldiler, “Savaş poziyonu alın.” Dedi Otoboroshi hızlı bir biçimde.

“Hayır!” dedi Lich kesin bir edayla “ Benim savaşımda yeterince yer aldın Ogri, sen git kendi savaşında savaş artık benim gibi eski çağ kalıntısını korumaya çalışırken ölmeni istemiyorum.”

“Hayı-“

“BU SAVAŞTA ÖLÜRSÜN!” diye kükredi Lich öfkeyle kendi eski iskelet formuna dönerken bir anda sakinleşti. “Git, kurtarabildiğin kadar hayat kurtar ben yaşama sebebimi kaybettim. Belki sen onlarda bulursun, günahlarımızın bedelini başka nasıl ödeyebiliriz. ”

Otoboroshi Roshirou, durgunlaştığı anda, bir anda dört yüz metre ilerlerinde bir grup Hiandar belirdi, içerinde Myrcid ‘in olduğunu da gören Otoboroshi gözlerini kıstı ardından Lich’e doğru bir kez daha baktı. “Bizimle gel.”

Lich ise bir parmak hareketiyle arkasındaki kuleyi havaya uçurdu, kulenin parçaları gökyüzünde dağılırken üzerlerine gelen kule parçaları Lich’in görünmez büyü kalkanında parçalandı, Lich’in iskelet yüzünde korkunç bir gülümseme vardı.

“Merak etme, o kadar kolay ölmeyeceğim.” Dedikten sonra bir parmak hareketiyle, Otboroshi ve iki kardeşini oradan uzaklara ışınladı. Otoboroshi ağzında dolu dolu kalan sözlerle etrafına baktığında karların uçuşmakta olduğu, soğuk bir yere geldiklerini fark etti.

Kendisine benzeyen ancak uzun siyah saçlarıyla oldukça genç görünen kardeşi Rokhishi Roshirou sorarcasına ağabeyine baktı. “Şimdi ne yapacağız.”

“Hayatta kalacağız.” dedi Otoboroshi sakince arkasını dönerek ileride canlı varlıkları hissettiği mağaraya doğru ilerledi. Bir an arkasına döndüğünde ona sorarcasına bakan kardeşlerine hafifçe gülümsedi ve ekledi. “Alsderio umudunu kaybetmiş olabilir, ama ben kaybetmedim.”


Günlerin Başlangıcı...

İlk Justisar – Eski Roujseld Hududu

Sekiz bin yıl önce


“Kimse ölüp terki diyar eylemeyecek.” dedi Toran Kurt başlı Miğferini çıkarıp koltuğunun altına almıştı. “Siz, bizim arkamızdan cebren vireye başvurmanıza rağmen, bu kıtaya ayak basmama şartıyla gidebilirsiniz.”

Toran bir adım öne çıkmış olmasına rağmen arkasında sekiz kişi daha vardı. Kendisi gibi dört tanrı arkasında duruyordu. Uzun Mor pelerini ve mor saçlarıyla mavi asasını aşağıya doğru tutan Myrcid’İn gözlerinde acımasız sert bir ifade yüzünde bir bıçak gibi belirmiş bir sırıtma vardı. Toran’nın hemen arkasındaydı. Bir an havaya bakıp havayı kokladı Büyü Tanrısı

Etraflarındaki geniş boş topraklar halkların olmadığı ıssız bir yalnızlıktı. Rüzgar etraftaki tozları uçuştururken. Dughia öne doğru çıktı. Üstü çıplaktı gri teni gün ışığında yıkanırken altında bol bir peştamal vardı.

“Vire mi?” dedi önce sakin bir sesle yosun yeşili gözlerinde derin bir öfke okunuyordu. Ardından öfkeyle kükredi “ VİRE Mİ? NEYİN VİRESİNDEN BAHSEDİYORSUN TORAN BİZİ BURAYA BİR TUZAĞA ÇEKER GİBİ GÖTÜREN SİZ DEĞİL MİSİNİZ?”

“Tuzak mı?” dedi Shark Snaga yarı siyah yarı beyaz saçları ve arkasında ona saç renklerinden başka her şeyiyle benzeyen ikizleriyle en arkadaydı. Soluk gri eliyle Zacharias’ı gösterdi. “ Şu Lağım gardiyanının ne planladığını bilmiyor muyuz zannediyorsun? Bir it gibi kıtanıza sahip çıkamadınız şimdi ise onun yerine burayı ele geçirecektiniz öyle mi?”

Zacharias cevap vermeden hızlı bir biçimde Akirama’nın elinde birden alevli kızıl bir mızrak belirdi, kızıl saçları sakalsız yüzüne doğru düşerken mavi gözleri Shark Snaga’daydı. “ O çatallı dilini dişlerinin arasında tut yoksa onu keserim.”

Shark Snaga’nın yüzü sert bir gülümsemeyle genişlediğinde elinde kalın yarı metal yarı ağaç bir asa belirmişti, Arkasında duran Simarios ile Rubingard Snaga’da asalarını çıkarmışlardı bile.

Zacharias, kara gözlerinde keskin bir ölümle başını kaldırdı, “Ölüme mahkum olup, korkak bir tavırla hareket ettiniz. İhanet sizin lügatınızda olan bir şey, cesur değildiniz. Dagron bize başkaldırdığında konsey bir şey yapmadı yardım istediğimizde bizi Arkonları önüne sunarak oyaladınız. Şimdi ise ihanetten bahsederken nasıl da kendinizden eminsiniz.”

“KESİN BE!” diye kükredi Dughia, yeşil gözlerinin kenarları grileşmeye başlamıştı öfkeyle yumruğunu “GLAROTH NERDE? KEDFİTH NEREDE? TORAN! AİKROTH! ŞU SÜMSÜK BÜYÜCÜLERİN NE YAPMAYA ÇALIŞTIĞINI SÖYLEYECEK MİSİNİZ HA?”

“Sümsük büyücüler öyle mi?” dedi Myrcid, mavi eliyle kafasındaki merceklerden birini düzeltirken oldukça rahat görünüyordu.

“Bize gerçek planınızı anlatan da o idi.Glaroth sizin ihanet içerisinde olduğunuzu söyledi ” dedi Toran hala sabit ve hareketsiz bir biçimde durmaktaydı, Beyaz saçları, arkaya doğru taranmış olsa da yüzünde sakal namına bir şey yoktu, Sert geniş çenesi ve gri gözleriyle ve ona uyumlu gri teniyle granitten bir heykel gibi duruyordu. “ Beni silahıma davranmaya mecbur etmeyin, yeminli olduğum konseyden bu karar çıktı, Dughia.”

Aikroth, öfkeyle yere tükürdü. “Duydun işte konseyden bu karar çıktı Dughia, Toran haklı bu işi zorlaştırmaya gerek yok.”

Sarı saçlarını arkasında toplamış olan Soraya, sol eliyle ince yuvarlak gözlüklerini düzeltirken “Bu karar bize niye tebliğ edilmedi. Baş Yargıç bu kanunu unuttu mu yoksa ya da o yüzden mi cevap vermemek için buraya gelmedi?”

“Ne o ne de Glaroth?” dedi Akirama ciddi bir biçimde Siyaha yakın, panter armalı geniş tokalı zırhını bir sırt hareketiyle esnetti. “Hüküm çoktan verilmiş belli.”

“HAİN!!!” diye kükredi Dughia vücudu pullarla kaplanmaya başlamıştı, Vücudu hafifçe büyümeye başlarken, elleri giderek pençeye dönüşmekteydi. Omurgasının üzerinde dikenli çıkıntılar çıkarken dişleri sivrileşiyor sesi giderek daha da kalın bir hale bürünüyordu. Pençeli eli Toran ile Aikroth’a doğru döndü. “HADİ ONLAR HAİN YA SİZ! BERABER KILIÇ SAVURDUĞUMUZ, DENİZ KALYONLARINDA SIRT SIRTA VERDİĞİMİZ, ORMANLARDA VİETH’LER AVLADIĞIMIZ GÜNLERİ NE ÇABUK UNUTTUNUZ!”

“İşler çirkinleşecek, katman büyülerini yaptım.” dedi Endimiyon ciddi bir ifadeyle Myrcid’e fısıldadı, Büyü Tanrısının eşi olan mor saçlarını arkaya doğru taramış çenesinde ince bir sakal bırakmıştı.

Myrcid, sinsice gülümseyip kafa salladı ardından asasını bırakıp kollarını göğsünde kavuşturdu, Asa havada bir o yöne bir bu yöne Mycid’in etrafında dolanırken o oldukça rahat görünüyordu. Aikroth gerginlikle kaslarını esnetti. Gözlerinde hüzün vardı. Shark Snaga ise öfkeli ve dövüşmeye aç görünüyordu. Karanlıkların arasında kızıl gözlerinde küçümsemeyle bakan Choros, hemen yanındaki beyaz saçlı ilk doğanı Cho ile birlikte elini kaldırdığında Kara kumlardan bir rüzgar havada esti. Ardından Myrcid ve Snaga ile bakıştılar.

Karanlık bir aura Hükümsüzlerin etrafını sardığında. Shark Snaga ilkdoğanlarına dönerek fısıldadı.. “Büyüleri doğru düzgün yapmazsanız ikinizi de şişe takar ateşin içinde kızartırım.”

Siyah sakalları yeni çıkmaya başlamış olan Simarios ile Rubingard ciddiyetle asalarını belli bir ahenkle çevirmeye çevirmeye başladılar. Myrcid, bir baş hareketiyle Choros’a işaret verdi. Bunu gören Endimiyon ellerini birleştirip hızlı bir şekilde ayırdığında parmağındaki on yüzük etrafa dağıldı. Choros hiç zorlanmadan sol elinde soluk bir turuncu alev çıkardı. Shark Snaga’nın elinde parlak yeşil bir alev belirdi. En sonunda Myrcid’in mavi elinde parlak beyaz bir alev belirince

İkizler, çevirdikleri asadan çıkan kırmızı ve mavi auraları belli yüzüklere doğru aktardılar. Bu süre zarfında Astgarlıların ilk doğanı Cho, vücudundaki kanı sol eliyle çekip havada bir kan topu yaparak yüzüklere yolladı. Eski Hiandar Büyü Loncaları Başkanları Myrcid, Snaga ve Choros ellerindeki alevleri yüzüklere yolladılar.

Daha Hükümsüzler, ne olduğunu anlayamadan havada dönen yüzüklere ulaşan büyüler, yüzükleri dev elemantallere dönüştürdü. Beş metrelik, golemlerden devşirilen bu alevli elemanteller, özel büyülerle nerdeyse kanlı canlı her elementi kullanabilen ölüm makinelerine dönüşmüştü.
Zacharias ciddi bir ifadeyle tırpanını kaldırıp karanlık bariyeri tırpanının içine hapsettiğinde Hükümsüzler etraflarını bu büyük elemantellerle sarılmış buldular. Onları gören Clemante ile Soraya geriye çekilse de. Zacharias, Akirama ve Dughia sadece gülüyordu.

“Yazık!” dedi Akirama alevli yaratıkları durdurmak için parmağını şıklattı. Yaratıkların alevleri sönmeyince şaşkınlıkla kaşlarını çattığında gülme sırası Myrcid’deydi.

“Senin gücünün nasıl çalıştığını bilmiyor muyuz zannediyorsun. Sen sadece standart alevleri kullanabilirsin. Bizim kullandığımız alevler senin asla ulaşamayacağın alevler. Sizin eski Haindar Pars Lejyonu biraz güçlü olması için bahşettiğimiz yetenekten ibaretsin.”

“Bitti Dughia.” dedi Toran sakin bir sesle. “Varın gidin, Justisar’dan uzak durun. Bir şansınız kalmadı.”

Dughia, öfkeyle kaşlarını çattıktan sonra bir anda hızlı bir sıçrayışla, önündeki elemanteli delip geçerek, ellerindeki kılıçlarla Toran’a doğru atıldı. Yaratık bu ani sıçrayışı fark etmemişti sadece göğsündeki yarığın etrafında buz kalıntıları vardı. Yaratık göğsünü tutarak yere yığıldığında Aikroth hızlı bir hamleyle elindeki gürzü Dughia’ya doğru savurdu. Havada darbeyi geriye doğru eğilerek savuşturan Dughia, kılıcının yönünü değiştirip Aikroth’u hedef aldı.

“SİZ KARDEŞİMDİNİZ!” dedi öfkeyle, gözlerinden yaş süzülüyordu.

“Yapma.” dedi Aikroth darbeyi, sol kolunda beliren yeşil auralı kalkanla durdururken. “ Şimdilik, gidin daha sonra çözeriz şu meseleyi.”

“BENİM HALKIM YOK EDİLDİ AİKROTH!” dedi Nehirşarkısı, kılıcını tüm gücüyle bastırdıktan sonra, Aikroth’un ruh kalkanında çatlaklar oluştu, Aikroth şaşkınlıkla çatlayan kalkanına bakarken Dughia sivri dişlerini açığa çıkarak çekilde gülümsedi.

“Ruh gücünü bir tek senin mi kullandığını sanıyordun.”

Bunu der demez, vücudunda mavi bir ruh aurası belirdi, kalkanı iyice çatlayınca Aikroth sıçrayıp, dev gibi gürzünü tek eliyle savurdu hükümsüze , Nehirşarkısı Aikroth savuruşunu bitirmeden, mavi auralı pençesiyle Aikroth’un kolunu yakalayıp, kayalığa doğru savurdu. Aikroth kayalığa doğru uçarken. Toran, hiç kıpırdamadan, Dughia’ya doğru baktı. Kurt simgeli miğferini başına geçirmişti. Gri gözleri cam gibiydi.

“ Üzgünüm.” dedi, sadece ardından Kabartmalı Kurt simgesiyle dövülmüş kalkanı sarı bir hare ile parladıktan sonra Dughia’ya doğru savurdu. “Selebrio’nun Ulu Kurdu.”

Hareli kalkanın darbesini vücudu ile karşıladı Dughia, kollları zangır zangır titrerken, hareli gözleri ciddileşmişti. Başını geriye doğru atıp, Timsaha dönüşmüş olan ağzından yoğun köpüklü tazyikli su fışkırdı. Toran, darbeyi durdurmak yerine iki tur yarım atarak Dughia’nın sırtına kalkanının tersiyle kesik açtı. Ancak Nehirşarkısının öfkesi dinmiyordu. Dev Timsahsı vücudu buzla kaplanmaya başlarken ağzından buz buharı yükseliyordu.

“İşler ciddileşecek.” dedi Endimiyon, Artık giderek daha tehlikeli bir hale bürünmüş olan Dughia’ya doğru bakarken. Myrcid’e doğru döndü. “Bunları tutabilmek istiyorsak Dughia’yı indirmemiz şart.”

“Toran dövüşüne karışılmasından hoşlanmaz.” dedi, Myrcid yüzündeki mercekler savaş alanını izliyordu. O sırada Zacharias, tepesindeki elemanteli indirdikten sonra onlara doğru döndü. Elindeki tırpan karanlık bir hale bürünmüştü. Myrcid, karanlığa doğru bakınca derin bir iç çekti.

“Ölüm, hepinize gelecek.” dedi Zacharias, zincirlerinin üzerinde yükselmeye devam etti. “Hak ettiğinizi bulacaksınız.”

Bunu der demez, tırpanla zincir salvosu Myrcid ile Endimiyon’un üzerine doğru gelirken, bir den olduğu yerde durdular, zincir ve tırpanın etrafında inceden bir gölge belirmişti. Karanlıkların arasından kızıl gözüyle ilerleyen Choros’un yüzünde büyük bir küçümseme vardı.

“Babamı öldüren adamı korumak istemiyorum ama,” dedi Kara Büyücü, “Elindeki çalıntı tırpana baktıkça midem bulanıyor, Mahkum zabiti.”

Zacharias sırıttı. “ Karanlığın son evladı, şansına anne tarafından Hiandar doğmuşsun, yoksa Kufdir Dağı sana mezar olurdu.”

Choros hızlı bir şekilde gölgeler arasından Zacharias’a saldırdı, Gölgeden beliren elden çevik bir şekilde kaçan,Zacharias tırpanı Choros’a doğru savurduğunda, tırpan titreyerek duraksadı. Zacharias acıyla tırpanın siyahlaşmasına bakarken. Choros bir elinde kara bir alev belirtti.

“Ben Karanlığın Son Kralıyım.” dedi tehlikeli bir sesle Zacharias’a doğru eğildi, “Seninle Lichi yendiğimiz günü hatırlıyorum da Zacharias, O gün benim gücümün ne boyutlara ulaştığını görmüştün, buna rağmen ihanet ettin. Bunu olabileceğini göremedin mi?”

“Çok konuşuyorsun.” dedi Zacharias, hızlı bir biçimde bedeninini değiştirerek yılanımsı bir şekle büründüğü gibi hızla Choros’un omzunu ısırmak için hamle yaptığında Choros kenara çekildi, soğuk bir edayla kolları olan yarı bir yılan a dönüşmüş olan Zacharias’a doğru baktı ardından gölgelerin içinden siyah kabzalı çift taraflı kılıcı belirdi.

“Arbion.” dedi Myrcid fısıltıyla, eski karanlığın silahlarından biriydi Choros’un elindeki, Karanlığın Evlatlarının babasından yadigar kalan, eski, antik bir silahtı. Silah geçmişin acılarıyla, karanlıkla ve dehşetle o kadar yüzleşmişti ki, üzerindeki kurumuş kan leke leke halinde kapkara siyah üzerinde koyu izler halinde durmaktaydı. Myrcid bu eski silahı karanlığın evlatlarının atasında görmüştü, ne kadar kudretli olduğunu biliyordu.

“Coupha” diye kükredi Zacharias, artık yarı yılan yarı insan formundaydı, tırpanı kara bir alev gibi havada zinciriyle dalganırken kara ruhsal bir ateş onun etrafında uyandı, kapkara gözlerindeki öfkeyle tırpanını Choros’a doğru savurdu.

Kara Tırpanın saldırısını çift taraflı kılıcını tek eliyle döndürerek durdurabildi, Kara Büyücü tırpan ile Antik kılıcı Arbion birbirine çartığı an etrafta kıvılcımlar parlar bir biçimde uçuştu hava giderek kararmaktaydı. Myrcid, bir el işaretiyle birkaç metra geriye doğru ışınlandı Endimiyon’a da onunla beraber gelmesi için işaret etti.

Tırpanın darbesini savuşturan, Choros’un saçları rüzgarda uçuştu kızıl gözleri kısıldıktan sonra boştaki elini kaldırdığınde elinde karanlık bir top belirdi, elindeki karanlık topu sertçe kırdığı an etrafta ani bir güç patlaması gerçekleşti. Kara bir nefes herkesi etkileyecek şekilde etrafa bir güç dalgasıyla yayıldı.

Bir çokları geriye doğru savrulurken, Dughia amansızdı hızla Toran’ın üzerinde belirdi çift korsan palası ışıldayarak Dughia ‘ya doğru saldırdığında “ Karanlığın Evladıyla birlikte savaşmaktan onur duyuyor musun Slembrio Şövalyesi?” diye kükredi.

Dughia’nın ağır güçteki saldırısını kalkanıyla durduran Kalemuhafız Toran, darbenin etkisiyle birkaç santim toprağın içine doğru göçtü ama gri gözleri ışıl ışıl parlamaktaydı. “Slembrio’nun Ulu Kurdu” diye kükredi Toran ve Ardından beyaz bir hareye bürünerek kalkanı yavaş yavaş kaldırmaya başladı. Mavi Ruh gücüyle fiziksel gücünü kat kat arttırmış olan Dughia şaşkınlıkla ona doğru bakarken. Sol tarafından gelen sert bir darbeyle kenara doğru uçtu.

Elinde kocaman bir balyoz belirmiş olan Aikroth yeşil aura ile sarılmış bedeni ve tüm gücünü gösterir şekilde beliren tanrısal Gri gözleriyle, bir anda karşısında belirmişti. “Benle dövüşüyordun.” diye kükredi Savaş Tanrısı.

Dughia hızlı bir biçimde ayağa kalkarken, ağzının kenarından akan kanı elinin tersiyle sildi bir yandan da gülümsüyordu. Myrcid geride durup bütün olayları izlerken, Özel Golemlerle Svaaşmaktan yorgun düşmüş Soraya ile Clemente’ye doğru baktıktan sonra Endimiyon’a doğru döndü.

“Büyüklerle diğerleri uğraşırken biz şunları indirelim Endi.” dedi gülümseyerek, Eski çocukluk lakabını duyan Endimiyon ise gülümsemekle yetindi.

Devam Edecek...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir