Son cevaplanan konular kısmı geri geldi.

Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Müzik, yazı, fotoğraf, resim, sinema, televizyon, opera vb ilgilendiğiniz sanat dalları hakkında yazabileceğiniz yer.
Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 20 Haz 2013 21:42

Bölüm 0 Gök Krallığı



Elrohir'in ölümünden iki buçuk ay sonra

Yılortası 843.yıl 4. Çağ

Yıldırım tepeleri



Çok eski zamanlardan kalma bir tapınağın önünde duruyordu Groldek, dağların arasındaki bir minik vadinin içine oyulmuş bu taştan, topraktan, metalden ve tahtadan oluşan bu tapınak, ülkesinin her bir bölgesini simgeliyor gibiydi. Dağların arasından toprağı parçalarcasına kükreyen rüzgar Eğimli metal çatının tepesindeki, bayrağı dalgalandırıyordu.

Bayrak eskimiş yıpranmış görünse de o rüzgarlar altında hala sağlam olması bir mucizeydi. Eski taş, eski toprak eski metal, eski tahta krallıklarını oluşturan. Simgeler bayrağın içindeydi. Taş Krallığının çekici, Metal Krallığının baltası, Tahta krallığının yayı ve Toprak krallığının kalkanı arasında. Kırmızı bir tacın içinden geçen beyaz bir kılıç vardı. Bu dört krallığı yöneten, gökyüzü hükümdarının simgesiydi. Krallığının simgesi, en azından bir zamanlar var olan krallıkların.
Siyah bir zemin üzerinde parlayan bu simgelerle örtülü bu bayrak şimdi çoğu kimsenin hatırlamadığı bir krallığın bayrağıydı, Arkondor Krallığı ya da diğer halkların bildiği şekilde Troll Krallığı…

Groldek, tapınağa doğru bakarak, yumruklarını sıktı. Diğer halklar onlara ne derse desin o bir Arkon’du. Halkına kıyasla uzun bir boyu vardı. Üç buçuk metre civarındaki boyu elli santimi aşkın kalın kollarıyla dev bir savaşçı gibiydi. Oysa beş bin yıldır hiç savaşmamıştı, Büyük Arkon şehri Jarviksholm’de on ikililerin liderliğini yapıyordu.

Evet, artık krallılar yoktu geçen binlerce yıl içinde son yenilgi onları yerinden çoğunlukla başından etmişti. Bir krallık hariç o da şu an karşısında durduğu dört krallığı yönetmiş olan gökyüzü kralı hariç. O büyü yenilgi sonrası kendi arzusuyla tahtını bırakmış doğru zamanı bekleyeceğini söylemişti. Ama bu dört bin yıl önceydi.

Groldek, eli sol gözünün üzerindeki yaraya gitti. Bu yara uzun zaman önce, onları yenen insansı ırkların efendilerinden biri tarafından yapılmıştı. Sarışın insan standartlarına göre iri olan bir adam, Adı re miydi Urud muydu hatırlamıyordu bile? Adını hatırlamasa bile yarattığı acıyı dün gibi hatırlıyordu. O Metal Arkonlarındandı, tenini yeryüzünde basit ırklar tarafından yapılan hiçbir alet kesemezdi fakat o adam kesmişti, yazık onları çok küçümsemişlerdi.

Şimdi ise kralın çağrısıyla on ikilileri temsil etmek için gelmişti, binlerce yıl sonra kralın onu çağırması iyiye alamet değildi. Bu geçen yıllar içinde Arkonlar çok gelişmişti hem teknolojik hemde ticar anlamda onları Justisar’ın batısından koparan büyük dev Troll kayaçları ve onun arkasındaki Akça Dağlar, onlar için büyük bir işlev görmüştü. Etrafındaki halklarla saygılı barışçıl bir biçimde yaşamayı öğrenmişlerdi. Ne değişmişti ki Kral onu çağırmıştı ki şimdi?

O sırada tepedeki rüzgar şiddetlendi, koskoca üç yüz kiloluk bedenini bile kaldırabilecek şiddetteki rüzgara arkasını döndü. Bir an gökyüzüne baktığında dev kanatlar görür gibi oldu ama bu çok kısa sürdü. Bir an için kanatlar kaybolmuştu aynı rüzgarın şiddetinin aniden kaybolması gibi. Groldek bir an elini indirip etrafa baktığında az önce orada olmayan bir insan gördü.

Şaşkınlıkla, bir adım geriye çekilip sopasını kaldırdığında kızıl cüppeli adam elini kaldırdı. “Beni ne zannediyorsun Mevourak? Kime el kaldırdığını biliyor musun?”

Groldek elindeki sopayı indirdi şaşkınca onunla bu şekilde konuşan adama baktı. Mevourak çok çok eskiden bu kadar doğuya yerleşmeden önce metal trollerinin kullandığı isimdi ve bu adla onlara sadece çok eski bir ırk seslenirdi. Hiendarlar.

Onun bakışını fark eden Hiendar gülümsedi, kızıl cüppesinin ardından parlayan gri siyah zırhını belirgin bir biçimde göstererek elini uzattı. “ Burada Kral Agennon’un isteği üzerine bulunuyorum. Ben Glaroth, sizin halkınız içinde Rüzgarbiçen olarak da anılırdım.”

Groldek şok içinde hafifçe titreyerek elini uzattı, bu adamı daha önce hiç görmemişti o kadar o kadar da yaşlı değildi fakat Yaşayan her Troll, Hiendarların Muzaffer Generali Rüzgarbiçeni tanırdı. Hem Hieandarların ülke olduğu çok eski zamanlarda hem de kıtalar ayrıldığında Kedfith’in yanında trollere karşı pek çok savaşlarda bulunan bu adama karşısında durmanın bir tarifi yoktu. Groldek, Kral Agennon’un Glaroth gibi birini çağırması işin çok ciddi olduğunu gösteriyordu.

Glaroth derin derin nefes aldı. “Burası bana Rüzgarın şehri Sibben’i hatırlatıyor, çok nostaljik ve hüzünlü.” Dedi bir an duraksadıktan sonra Groldek’e doğru döndü . “İçeriye girelim mi?”
Groldek ona bakan, Hiendar’ın yüzünde ne kadar müşfik bir gülümseme oturtsa da, gerideki gri gözlerinin içinde hüzün gördü. Glartoh diğer hiendarlardan ziyade ten rengi ve yüzünü öreten siyah beyaz kirli sakalıyla daha çok insana benziyor olmasına karşın, Groldek bu yanılsamayı görebilecek kadar arif okullarında eğitim görmüş bir adamdı.
“Nodour kunn mah” diye kükredi, Glaroth, ellerini rüzgarda uçan, gümüş ejderha suretinin işlendiği devasa, taş, toprak, metal ve tahtadan oluşan kapıya doğru kaldırırken. Dağın tepesindeki rüzgar yön değiştirerek daha önce Groldek’in fark etmediği kapının içindeki metal boruların içine doğru üflendi, büyük kapı yerin altından gelen derin bir gıcırtıyla açılırken. Rüzgar kızıl cüppesinin kukuletasını başından uçurmuş olan Rüzgarbiçen’e, Glaroth’a baktı.
Glaroth’un açığa çıkan siyah saçları ararlında ince ince beyaz teller olmasına karşın parlak ve ahenkliydi. Adamın gri gözlerinde bir özlem derinlerde kalmış bir ateş vardı. Groldek, yürüyüş sopası olan kayın ağacına dayanarak gözlerini açılmış kapıya doğru çevirdi.

Tapınağın belki de binlerce yıldır açılmamış koridoru, gün ışığıyla yıkanıyordu. Etrafta büyük toz zerrecikleri dalganırken güneşin ulaşamadığı yerler karanlıktı. Glaroth düşünceli bir ifadeyle kapıya doğru adımını attığında Groldek’de istemsizce onu takip ederken buldu kendini.

E’iva” dedi Glaroth tuhaf gırlaktan gelen bir aksanla içeriye doğru girdiklerinde Groldek ona şaşkınca baktığında Kapının eşiğinde nerdeyse silinmiş birkaç Rün gösterdi. “Eski gök dilinde yazılmış, gökyüzünün hakimi, E’iva için, eski tanrıçanıza sırt mı çevirdiniz?”

Groldek kaşlarını çatarak Hiandar’a doğru baktı, içten içe gülümsedi kendilerini tanrı ilan eden bir ırkın bunları konuşması ne garipti. “Tanrılar, sadece kendine inanmayan acizler içindir, gökyüzünün oluşması, büyünün varlığı bunların hepsi tanrı algısını oluşturuyor. Oysa bunlar hep yanılgıdan ibaret hepsinin gerçek bilimsel bir yönü var. Tanrılar her zaman bir savaş malzemesi oldu bugüne kadar ve tarih hatalarından ders çıkarmayan ırklar çöplülüğünden ibaretdir.”

Glaroth dikkatli bir yüzle ona baktı ve “ Bilgece sözler söylüyorsun.” Dedi birden cebinin içinden ufak ışık saçan bir alet çıkarttı. “Buna Alidgirn diyorsunuz değil mi? Meşalelerden çok daha iyi ışık veren ve çok daha rahat taşınabilen bir alet. Jarviksholm’de gerçekten işe yarayan işler yapıyorsunuz, öteki halklardan daha ilerdesiniz.”

“Öteki halklar daha çocuk!” dedi Groldek bir an için öfkeye kapılmıştı, Bunun nedeni hem Arkonların yani kendi halkının dolaylı yönden küçümsenmesi hem de Aidgirn’in onda rahatça bulunmasıydı. Bir az önceki korkusu geçmişti. Glaroth’un üzerlerine ordu gönderdiği zaman belki sekiz bin hatta on bin yıl önceydi. O günlerden bugüne Arkonlar birbirlerini yemeyi bırakıp birleşerek büyük bir medeniyet kurmuşlardı. Justisar’ın doğu bölgesi, hem Baal kabilesi kısmından
güneye Nimros burnuna olan kısım tamamen onların kontrolündeydi. Ticaret hammadde dengesini oluşturmuşlar, doğu açık denizinde yirmi kadar yeni ada keşfetmişler. Veprlin denizinde ise korsanlığı bitirmişlerdi. Yaptıkları icatlar sayesinde ulaşım güçlerini yüksek seviyeye getirmiş, şimdide uçan aletler ve barutun kullanımıyla ilgili çalışmalara başlamışlardı. O çok geçmişte hiendarların hakir gördüğü Barbar Troll ırkı yoktu artık. Artık Doğu Birliğini kurmuş Arkondor Cumhuriyeti vardı. “ Çünkü biz saçma tanrı safsatalarına son verdik, bunun uğruna yapılan savaşlarda yok artık. Bu yüzden nüfusumuz arttı kendi kendimize yeten bir ülkeyiz artık. Biz gerçek medeniyetiz.”

“Peki gerçek bir medeniyetseniz dört bin yıldır sizi terk etmiş bir kralın çağrısına neden cevap verip buraya geldiniz?” dedi Glaroth Aidgirni havaya doğru kaldırarak etrafa bakıyordu. Küçük aletin ışığı karanlığı toz zerreleri şeklinde aydınlatırken, içeride büyük uzun bir hol ve etraflara dizilmiş taş masaları ve oturakları ortaya çıkardı. Zaman ne taşları hiç eritmemiş ilk günkü kadar sapa sağlam kalmıştı.

Groldek, etrafa bakarken Glaroth’a vereceği cevabı düşündü. Çünkü, kurdukları cumhuriyet kralın sözlerine bağlıydı. Kral ben dönene kadar halkın kendi kendine yönetmesine izin veriyorum demişti, Diğer dört krallık buna isyan etmişse de o krallar rahatça yok edilmişti. Çünkü Arkonlar asıl gökyüzü kralına bağlıydı. Kendi kralı görmek ne kadar istemese dört bin yıl sonra bile kralın Jarviksholmde şöyle bir gözükmesi halkın on ikilere düşman olmasına yeterdi. İşte o zaman bütün uğraştıkları şeylerin hepsi yok olur, gene barbar hallerine geri dönerlerdi.

“Gökyüzü kralı bizim halkımızı birleştiren ata krallığımızdır.” diye cevapladı Groldek. “Saçma tanrılara inanmamamız, kültürümüzü tarihimizi unutacağımız anlamına gelmez.”

“Sonuçta , gökyüzü krallığı hakimiyet hakkını göklerin hanımı E’iva ‘dan alır.” Dedi Glaroth, koridor boyunca ilerlerken sohbetten keyif almışa benziyordu. “Sonuçta bu da bir kültür değil mi?”

“Bazen zarar veren bir uzvu kesip atmak gerekir.” dedi Groldek ama Glaroth’un kendi ırkı hakkında bu kadar çok bilgiye sahip olmasından rahatsız olmuştu en iyisi konuyu değiştirmekti. “Burası tamamen terk edilmiş gibi.”

“Pek değil.” dedi Glaroth Alingirn’i tutan kolunu ileriye uzattı, Koridorun bitiminde tozların azaldığı, bir trol boyutuna göre biraz ufak bir kapı vardı. Glaroth kapıya doğru giderek üzerindeki tozu elinin tersiyle silip, birkaç bir yere dokundu.
Kapının üst kısımları derin bir gıcırtıyla sarsılsa da açılmadı.

“Sıkışmış.” dedi Glaroth kapıyı inceleyerek, “Yanlış hatırlamıyorsam burası iç avluya açılıyordu, Kral muhtemelen dış tapınakta yaşıyordur.”

Groldek konuşmadan kafa salladı sadece, onun da eski tapınaklar hakkında bilgisi vardı. İç avluda birçok oda bulunurdu, o odaları ayıran koridorun dışında, bahçeye açılan özel tapınma odaları vardı. Bu kısma E’iva’ya tapınan gökadamlar tarafından dış tapınak adı verilirdi. İşin ilginci, Glaroth’un bu gök tapınağı hakkında bu kadar çok bilgisi olmasıydı. Groldek, mantıklı sağduyulu ve araştırmayı seven bir adamdı ve hikayelerden tarih kitaplarından okuduğu Glaroth’un böyle biri olmasına açıkcası şaşırmıştı.

Glaroth, kapıya doğru ilerlerken, önünde durdukları kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı, Ufak kapının üzerinden, saçları ve keçisakalı uzun, dev gibi bir troll eğilerek eşiğin altından onlara baktı. Troll’ü tanıyan Groldek, başını hafifçe önüne eğdi. Karşısındaki adam, genel Arkondor orduları eski başkumandanı Kral Agennon’un oğlu Menennon ‘du. Geçen binyıllar, trollün arkadan bağladığı uzun ak düşmüş saçlar ve gergin bir yüz getirmişti. Sertçe kafasını sallayıp hızla gelin işareti yaptı.

Glaroth, hızlı adımlarla Mennon’u izledikten sonra, Groldek güç bela kapıdan geçip onları hızlı adımlarla takip etti. Koridordan hızlı adımlarla yürüyüp bahçeden geçip dış tapınağa vardılar. Burada özel tapınma odaları birleştirilmiş kocaman bir salon görünümüne kavuşmuştu. Bu kocaman salonda normalde tapınmak için üst kubbeye giden merdivenlerin tepesinde büyük bir tahtta dev gibi bir Troll oturuyordu. Oğlu Menennon’dan da büyüktü. Altı metreye yaklaşan boyu, ve sadece kraliyet soyunda görünen uzun sakalıyla, artık gerilmiş mimiksiz yüzüyle Kral Agennon’u oldukça yaşlanmış gördü Groldek.

Ama onu şaşırtan Kralının yaşlanmış olması değildi, Kralın salonunun oldukça kalabalık olması onu şaşırtmıştı açıkcası. Pek de keskin olmayan gözleri, uzun tüylü kuşa benzer kuzey ırklarından olan Theangular’ın kırmızı tüylü sözcüsünü, İblis ve gece elflerinin yasak birlikteliğinin meyvesi olan Nimros halkının başkanı Nimroth’u seçebildi. Uzak köşelerde Baal kabilesi liderinin kahkahalarını duyabiliyor, Arkondor Kralının ikinci oğlu olan Svennon’un krala bir şeyler söylediğini görebiliyordu. Şaşkınlıkla, etrafa bakarken Kralın onu niçin çağırdığını sonunda anlamaya başlıyordu.

O şaşkın şaşkın etrafa bakarken, Glaroth onun omzuna dokunarak aklındakileri okumuş gibi gülümsedi, “ Savaş Konseyine hoş geldin.”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 11 Tem 2013 21:28

Bölüm 1- Kara Prens



....Ölülerin Bekçisinin Önceki Bölümlerinde ve 2-3 sezon arasında olanlar.....

Elrohir'in hükümsüz Dughia tarafından öldürülmesinden sonra Greece, Torano ve Nickoy, geleceğin seçilmişini hazırlamak için, Walger, Ovidia ve Falcon'un oğlu olan Helm'i yanlarına almışlar ve onları Gloria ve Helm'İn sadık muhafızı Maithun'da izlemişti. Elrohir'in söylediği, gizli saati getirecek kişiyi bekleyen grup Yıkılmış Sthis şehrinin açıklarındaki Murin köyünden aldığı arabayla biraz ilerlemiş bozkırın ortasında kamp kurmuşlardır.

Bunun yanında, Kara Gölge yani Are Astgaryanın çoğunu ele geçirmiş sadece en batı kısmına Sthisin olduğu bölgeye gelmemiştir, Elrohir'in ölüm haberini ancak bir ay sonra alabilmiştir. Bu süre zarfında Hükümsüzlerden ve V.R den pek ses çıkmamıştır.....


Resim


Geniş bir açıklıkta, bir grup ufak bir kamp kurmuştu. Farklı renkteki birkaç çadırın ortasında iri bir adam tarafından getirilen odunlar konulmaktaydı. İki çadır arasına ipler kurulmuş, çamaşırlar asılmıştı, Çadırların hemen arkasında yaşlı bir kır at otluyordu, yanında da çektiği üstü kapalı eski bir araba vardı. Etraftaki tek tük ağaçlar, rüzgar ile sallanıyordu.

Kampın biraz dışında, uzun beyaz saçlı gri cübbeli bir adam, önünde duran üç gence bir şeyler anlatıyordu. Gençlerden bir tanesinin kahverengi saçları sırtına kadar uzamış çelik mavisi gözlerinde tuhaf bir merakla adamı dinliyordu. Deri yıpranmış bir tunik giyiyordu, ama bu bile onu sıradanlaştıramıyordu. Çelik mavisi gözleri bunu imkansız kılıyordu. Bir süre sonra anlatılanlardan sıkıldı Walger ve öne doğru eğilerek dikkatini bir an için Ovidia’ya verdi.

Ovidia’nın beyaz, saçları biraz matlaşmış olsa da, biraz uzamış olması ona daha çok yakışmıştı. İki elini de çenesine dayayarak, öğretmenini yani Şimşek Sihirbazı Torano’yu dinliyordu. Uzun dizlerinin aşağısına kadar uzanan yeşil bir elbise giymişti. Bu güzel gösterişli elbise Ovidia’ya biraz büyük gelse de kızın yeşil gözlerini ortaya çıkardığı için kızda çok güzel duruyordu ya da Walger öyle düşünüyordu.

Walger biraz duraksayarak da olsa, henüz iki aydır tanıdığı Helm’e baktı. Çocuk uzun boyluydu, ciddi vakur bir yüz ifadesi vardı ama öfkeliydi. Şimdi gülümsüyor olsa bile bir dakika sonrasını tahmin etmek çok güçtü. Yine de, Walger Helm’den hoşlanmıştı üstelik dövüş antrenmanlarında yenebileceği birinin olması da hoşuna gitmişti.

Walger bu düşünceler içerisindeyken arkalarında onları Ölülerin Bekçisi izliyordu, Stihis’de bıraktığı uzun sakalını kesmişti yine köşeli sert çenesi ortaya çıkmıştı. Dimdik bir biçimde kendi çadırının yanında onların büyü dersi almasına bakıyordu. Ağzı öfkeyle kasıldı.

Bu ihanetti…

Kedfith, baba diye hitap ettiği tanrısı, ona bu günleri de göstermişti. Kurt stiline sahip birinin büyü yoluyla kirlenmesini. Aslında Ölülerin Bekçiliği yaptığı dönemden beri çoğu şeyi araştırmış Kedfith’in inancını sorgulamaya çok önceden başlamıştı ve En nihayetinde onlara ihanet ederek Chuitchik ve Robin’in savaşını başlatmış Ölülerin Bekçiliğinden kurtulmuştu. Fakat yine de onlara hizmet ediyordu. Bunun nedeni ise kötünün iyisi olmalarından başka bir şey değildi.

“İlginç değil mi?” diye bir ses duydu arkasından “Wartline büyücülerinin başkanının üç çocuğa bu şekilde ders vermesi. Kaç kez görsem de alışamıyorum.”

“Ne istiyorsun Nickoy?” dedi Greece sertçe, zevzek ozanın sürekli yanına gelip konuşmasından hiç hazzetmiyordu.
Nickoy’un gülümseyen yüz ifadesi ciddileşti. “Yeterince beklediğimizi düşünüyorum, Prolinden bu vadiye yol en fazla iki haftadır daha fazla değil.”

“Büyücü, buluşmanın burada olacağını söyledi.” dedi Greece umursamaz bir ifadeyle gözleri hala Walger’daydı. “ Ona güvenmemizi söyleyen sendin Ozan. Bu işte birlikteysek birbirimizin dediklerini yapacağız ve bekleyeceğiz.”

“Yaz ortasındayız Greece.” dedi Nickoy sert bir sesle, genellikle gülümseyen yüzü bu sefer asıktı. “ Gündüz kavurucu bozkır sıcağında, gece dondurucu Astgar bozkırında çadırlar içinde kalamayız.”

“Bir şeyler düşünürüz.” dedi Greece, dalgın bir ifadeyle “Gece elfinin zamanı uzatacağını sanmam. Girofil’i tanırım, daima haberi zamanında getiren bir habercidir.”

“Ve söz konusu durum onun babası ile ilgili.” dedi Torano buz gibi sesiyle, dersi bitmişti bileklerini ovuştururken, ateşin üzerindeki cezveye doğru göz attıktan sonra gri gözleri çamaşırları toplayan Gloria’ya dikti. “Çayım hazır mı?”
Gloria mavi gözlerinde ani bir ışıltıyla hızla döndü, sarı saçlarını arkadan toplamıştı yüzü bıkkın gözüküyordu.

“Gördüğünüz üzere ateşin üzerinde hazır Bay Torano, alıp fincana dökerseniz içebilirsiniz!”

Torano kadını umursamadan, Nickoy’a doğru döndü, “Deihkrik çayı içer misin?” Bu biraz daha sakin olmanı sağlar, endişelerin yersiz.”

Nickoy yüzüne ufak bir tebessüm kondurdu. “İçerdim ama bana rahiyası biraz ağır geliyor, hem çay olduğundan fazla kaynamış gibi.”

Torano bunu duyunca, kaşlarını çattı dümdüz beyaz saçlarını önüne düşürerek ateşin başına gitti. Nickoy, büyücünün arkasından bir süre baktıktan sonra, Greece’e doğru döndü. Ölülerin bekçisinin ifadesiz yüzüne doğru bir süre baktıktan sonra “ Ondan hoşlanmıyorsun değil mi?” dedi gülümseyerek.

“Bu işin hiçbir tarafından hoşlanmıyorum.” dedi Greece, ona doğru döndü. Sol kolunu omzuna kadar sıyırdı, sönük mavi rünler görünür gibi oldu. “Ben bunlardan hoşlanıyor muyum zannediyorsun? Ya da çocukları bir güç damızlığı olarak yetiştirmekten… Diğerlerini bilmiyorum ama ben Walger’ı, birilerinin güç oyunlarına alet olsun diye kurtarmadım o köle ağılından. Eğer bir şeyleri kurtarmak isteyecekse bunu kendi isteğiyle yapmalı, birilerinin yönlendirmesiyle değil ama…”

“Ama ne ?” dedi Nickoy şapkasının üzerinden Greece’e bakarak.

“Aması şu ozan, elimizde fazla bir seçenek yok. Hükümsüzler, V.R bunlar kendi güçleri için çalışan adamlar kendi düzenlerini kurmak isteyen, diğer düzenleri yok eden bir yapıdalar. Bir düzenin yıkımı kolay yapımı acılıdır, O yüzden kurulmuş düzeni korumak yapabileceğimiz en iyi şey.”

Nickoy dudakları hafifçe büktü ama mavi gözleri parlıyordu. “Bazen bir köprünün önü ve arkası doluysa, yapacak şey aşağıya atlamaktır.”

“İntihar mı diyorsun?”dedi Greece aşağılarcasına. Çok kelimelerle oynuyorsun

“Yeni bir yol açmak diyelim,” dedi Nickoy yüzü ciddileşmişti gözleri birbirleriyle muhabbet etmekte olan çocuklara kaydı.
“Çünkü önümüzdeki yolların sonu hep karanlık ve onları da bu karanlığa sürüklüyoruz.”

Greece, bir süre sertçe Ozana baktı daha sonra onları bekleyen çocuklara ders vermek için sıkıntıyla onlara doğru ilerledi.

********

Girofil Geceatılyla, kampa vardığında, geceydi. Tepenin eteğinde duraksayıp yavaş yavaş atıyla aşağıdaki küçük kampa doğru ilerlerken omuz çantasını düzeltti. Yüklendiği omuz çantasında gizli saat ile birlikte pek çok gizli parşömen ve özel silah vardı. Çantası küçük cep boyut boyutunda düzenlenmişti, içerisine birçok gerekli metaryel alabiliyordu, tecrübeli gözlere bile gözükmeyen özel gece mavisi pelerinini kukuletasını başına çekerek dikkat çeken sarı saçlarını örttü.

Gökyüzüne baktı, Jartiar batmıştı. Güzün hanımı mavi el ve kader yargıcı takımyıldızlarının arasında kızıl bir biçimde parlamaktaydı. Gece elfinin babasının eşi olan menekşe mavisi gözleri, durgunlaştı. Babası, Elrohir ölmüştü.

Gece elfleri öldüğü yere gömülür, aynı abisi gibi babası da öldüğü yerde gömülmüştü. Abisi öleli nerdeyse dört bin yıl oluyordu, ama o zamandan beri kayıp hissini yaşamamıştı. Atından yavaş hareketlerle indi. Babası, ona her zaman mesafeli ve soğuktu belki yeterince duygularını saklayamadığı için belki de abisinin ani kaybı. Geçen bin yıllar içinde Kral Elrohir ne yeni bir çocuk istemişti, ne de yeni bir eş. Annesi Kız kardeşi Arien’i doğururken ölmüştü, annesi pek hatırlamazdı, silik bir yüzdü onunki, korucu eğitimi kendi ırkında çok küçük yaşta başlardı. Babasının çizdiği karakterde, onun istediği şekilde yaşamıştı ve onun hiç gitmeyeceğini düşünmüştü.

Ama diyarı kuran bütün dengeleri gözeten gece kralı ölmüştü. O sıradaki Kraldı, ama tacını ancak babasını öldürenlerden intikam aldıktan sonra takabilirdi. Çünkü babası öyle yapardı daha doğrusu öyle yapmıştı. Abisi öldürüldükten sonra, onu öldüren iblisleri yok edene kadar babası bir an için bile dinlenmemişti, herkesle görüşmüştü Endimiyon’un Kılıç ustalarını yani Sendarlıları nerdeyse bir emir eri gibi kullanmıştı. Kadim bir hükümsüzden ders almıştı, Wartline Büyücü loncasını kurmuş onu kendine bağlamıştı, İblisleri ve onların krallarını bu düzlemden sürmek için ne gerekiyorsa yapmıştı ve bunu başarmıştı… Kendisi de Hükümsüzleri öldürene kadar bir an bile dinlenmeyecekti, eski dünyayı bilen bir kendisi vardı, Yüce Kedfith’in inandığı kişilere yardım edecekti bunu hem kendisi için hem de babası için yapacaktı.

Girofil, ilerideki çadırlara yavaş yavaş ilerledi. Adımları rüzgarın toprağı okşaması kadar sessiz ve temkinliydi. Gece mavisi pelerinine sarıldı, hızlı ama sessiz adımlarla ilerlerken keskin kulakları çok sessiz atılmış birkaç hızlı adım hissetti. Binlerceki yıllık refleksle pelerininin içinden bir eli büyüklüğün de bir alet çıkardı hızlı bir sallayışla, mekanik aksamlı yaya dönüşen bu özel silahı ona doğru ilerleyen. Adama doğru gerdi, yayı gerdiğinde beliren koyu lacivert bir ok ona doğru ilerlemeye hazırlanan, Kahverengi şapkalı sarışın adamın göğsüne nişanlanmışı.

“Tehlike o değil.” diye kulağına bir ses fısıldadı, ardından kürek kemiklerine dayanan bir hançeri hissetti. Hızlı bir biçimde yayı mekanizmasından ayırıp ellerindeki kalan kollara bastığında ikiye ayrılmış yan tutmalıkları olan iki hançere dönüştü. Bu olaylar sadece hızla dönerken saniyenin beşte biri kadar kısa bir sürede olmuştu ki Hızlı dönüşü sayesinde sırtına dayanan hançeri, kendi hançerlerinden birinin darbesiyle durdurabilmişti.

Karşısındaki kukuletalı adam öfkeyle hırladıktan sonra, muhteşem bir hızla sol bacağıyla ona doğru tekme savurdu. Ani bir çeviklikle geriye doğru sıçradıktan sonra hızla hançerlerini birleştirip yaya dönüştürdü bir an bile duraksamadan oku fırlattı. Rakibi yakın mesafeden hızla atılmış oku boştaki eliyle havada tutunca, Girofil duraksadı. Adamın avucunun içinde havada titreşen oka bakarken arkalarından “Yeter.” diye bir ses duydu.

Gelen Güzün Hanımının ışığı beyaz saçlarını kızıl bir biçimde gösteren. Alernan Torano idi kaşları çatılmıştı öfkeyle ona doğru saldıran adama baktı. “Gelenin Girofil olduğunu anlamadınız mı? Ne yapıyorsunuz?”

“Kes sesini Torano.” dedi Greece kukuletasını açınca köşeli çenesi ve gri saydamsı gözleri açığa çıktı. “Gecenin kör saati, gizlice kampa yaklaşan kim olursa olsun saldırırım ve bunu sana soracak değilim? Girofil’i senin yaşamının on katından fazla süredir tanıyorum değil mi Girofil?”

Girofil, sertçe kafa salladı, Tabi ki Ölülerin Bekçisini tanıyordu, Babasının yönettiği uzun yıllar boyunca, önemli haberleri göndermek için hep kendisini yollardı. Bu görevlerin çoğunda o lanetli harabelere girip Ölülerin Bekçisine haber ulaştırmaktı. Etrafındaki yarı Ölü dev mızraklı iskeletler zombiler arasından geçip eski kraliyet tahtında zift gibi kaynayan ve fokurdayan havuzun yanı başında duran kocaman tahtta rahatça oturur onunla sertçe konuşurdu. Onu orada bulamadığı zaman, bekliyor ise harabelere izinsiz giren adamları öldürüp havuza taşıyışını izliyordu. Bazen de onu yıkık bir kütüphanede bir şeyler yazarken buluyor o gelince yazdıklarını direkt kapatıyordu. Konuşmaları genelde haber hakkında dış dünya hakkında oluyordu.

Fakat Greece’i o güvenilir harabesinden uzakta, üstelikte Torano’nun yanında olabileceğini düşünmemişti. Gerçi düşünmeliydi, babası öldüğüne göre kalan Kedfith’in tek seçilmişi oydu. Bekçilik görevini yapmayıp ona ihanet eden bir seçilmiş… “Uzun zaman olduydu, Ölülerin Bekçisi.” Dedi ardından ekledi. “Hakkınız var, bu derece gizli saklı kampınıza gelmemeliydim. Eski alışkanlıklardan vazgeçmek zor oluyor biliyorsun.”

“Bilirim.” dedi Greece, Girofil’in tepkisi üzerine sakinleşmiş görünüyordu. “Kampta beni gördüğüne şaşırdıysan daha çok şaşıracaksın, karşındaki şapkalı adam kampı bir sirk gibi doldurdu. Üstelik geciktiğini de söylüyor.”

Girofil, onun karşısına çıkan adama doğru baktığında, adam bir gösterici zarafetiyle onu şapkasını çıkarıp selamladı.
“Hoşgeldiniz, Gece Kolcularının Kara Prensi, Gecenin abanoz yayı ile, tanıştığıma çok memnun oldum. Ben Nickoy Waldemer, Ozanım. Kayıp hikayelerde isiminizin ne kadar çok geçtiğini bilseydiniz şaşırırdınız.”

“Lord Falcon’un habercisi.” dedi Girofil sözleri kibardı, ama telaffuzu hakaret kokuyordu. İlkdoğanlıklarını ilan edip babama ve atalara saygısızlık eden o gruptan biriydi ve burada olması Falcon’un da işin içinde olduğunu gösteriyordu. Brave Falcon’u saçları siyaha dönüşmeden lord olmadan babası Rcutuan ‘ın altında ezildiği günlerden tanıyordu. Kindar, unutmayı ve affetmeyi sevmeyen bir adam. “Burada ne arıyorsun?”

“Endişelenme.” dedi Alernan Torano, “Babanın son sözlerini konuşurken bu adam da oradaydı, Çocuğu eğitecek adamlardan biri, üstelik Bekçi bana güvenmezken ona güvenebiliyor.”

Greece, umursamaz bir hıh sesi çıkardı. Ama Ozan bir elini kaldırırken gülümsedi, “Ben kimsenin hizmetinde değilim, değildim. “Lord” Falcon ile olan ittifakım sadece öğrenme merakımın ve sonsuz yaşam sırrını ele geçirmek içindi. İlkdoğanların, gülünü yediğimizde uzun yaşamımıza kavuştuk, ve Kahrun’un iz yüzüğü de bana bir çok bilgi gösterdi. Ama ben gerçeği arıyorum. Ve bu kitap.” Dedi pelerininin iç cebinden eski bir kitap çıkartırken boş eliyle kapağına vurdu. “ Birçok gizli gerçeği ortaya çıkarıyor. Taraflıca ve dinsel bir bağnazlıkla yazılmış olsa da yazılan şeyler tutarlı.
Tarihi kazananlar yazar ama bu elimdeki kitap kaybedenlerin bakış açısını da anlatıyor.

“Bunu diyerek, saf bir çıkarcı olduğunu söylüyorsun.” dedi Girofil, bu gülümseyen kaypak adama güvenmemişti.
“Çıkarcılar hep ilk ihanet edenler olurlar.”

“Beni Falcon ile karıştırmayın, ben onu hiçbir zaman sevmedim.”dedi Nickoy’un gülümseyen yüzü bir anda koyu bir
ciddiyete bürünmüştü. “O kardeşimin, karısının ölümüne sebep oldu, yalanlar söyledi, ihanet etti, ona umutla bakan gözleri her zaman yalnız bıraktı. Burada ise bir geleceğe inanmayı seçmiş insanlar var geleceği şekillendirecek gençler yalansız gizli oyunlar olmadan. Bunları bizi pek umursamayan tanrılar için yapmıyoruz Kara Prens, kendimiz için yapıyoruz yaşayabilmek için. Söyle bana bunun ihaneti olur mu?

Söz konusu güç olunca ihanet her zaman ortaya çıkar. Fakat bunu söylemeye isteksizdi, ozanın gözlerinde derinlerde hiçbir zaman sönmemiz bir kor gördü. Derin bir pişmanlık… “ Öyle olsun.” Dedi bakışlarını tekrar Greece ile Torano’ya çevirdi. “Birkaç bir şey getirdim kaç kişi var?”

“Sekiz.” dedi, Gloria seslerden dolayı çadırından çıkmıştı. Üzerinde uzun bir gecelik vardı altın sarısı saçları sol omzundan aşağıya doğru dökülüyordu. Mavi gözleri buz gibiydi, “Bir Gece Elfinin burada ne işi var?”

Bir sendarlı diye düşündü Girofil, onların kanındaki büyü kokusu o kadar belirgindi ki kadının saçlarının arasından dalga dalga yayılıyordu. “Bir Sendar hanımının burada ne işi varsa o yüzden.” diye cevapladı “Justisarı, yok etmek isteyen, Ülkeni yok eden kralımı yok eden şeyleri yok etmek için.”

Gloria kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu gözlerindeki ifade hala buz gibi bir ifade vardı. “ Peki, bunun için ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Hükümsüzleri ve onlar gibi olanları öldürmenin özel bir yolu var.” dedi Girofil, sessizce. “Bu sır uzun zamandır saklanıyordu ama yapılacak başka bir şey kalmadığından o kaynağın olduğu yere gitmemiz gerekiyor. İşte gizli saat de burada devreye girecek, kadim örtülerin açıldığı gün, kutsal suyun manevi özüne ulaşabileceğiz.”

“Kutsal su mu?” dedi Nickoy şaşkınca, gözleri Greece’deydi. “Bu yanlış hatırlamıyorsam, Mar Toroch, harabelerinde olan büyük gölün suyu değil miydi?”

“Kutsal su…” dedi Greece, “Ölülerin ruhlarının ortaya çıktığı bir öz halkımın nefret suyu, o tamamen kurudu, Robin ve Chuitchik savaşında yok oldu.”

“O suyun gücü vardı ama benim kast ettiğim kutsal su, asıl kutsal su, ölenlerde başka bir ırka ait çok geçişten gelmiş bir ırka.” dedi Girofil, bildiği buydu ve babasının gizli mektubunda daha fazlası söylenmemişti yine Nickoy’un yüzündeki gülümseme onu rahatsız etti. “Ne için gülüyorsun Ozan?”

“ Güzel bir araştırma olacak, Kara prens.” dedi Nickoy gülümsüyordu. “ Tanrılar ve Hükümsüzlerin tanrı olabilmek amacıyla katlettikleri kendi halkının ruh özlerini taşıyan o suyu görmek çok ilginç olacak ve o suyun gücü Hükümsüzleri öldürecek kadar güçlü.”

Ve Tanrıları da…. Gerçek bir yıldırım gibi, Girofil’in başına düştü. Gece elfi derin bir nefes aldı, gayet ince bir buzun üzerinde yürüdüğünü hissediyordu.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 31 Tem 2013 16:23

Bölüm 2 - Bozkırın Nefesi

Ölülerin Bekçisinin Önceki bölümlerinde

Gece Kralı Elrohir ölmüş, ölmeden önce de, Greece,Nickoy ve Torano'ya görev vermiştir. Yeni bir kurtarıcı yetiştirmek için tasarlanan bu görevde. Elrohir'İn oğlu Girofil'i iki hafta boyunca bozkırda beklemişler,Beklerken çocukların eğitimine başlamışlardır. geldikten sonra Girofil onlara işin anahtarının kutsal su da olduğunu söylemiştir.Kutsal su hükümsüzleri öldürmenin bir yolu olduğu kadar tanrıları da öldürebilecek bir yoldur.



Nickoy Waldemer dilini hızla şaklatıp atı mahmuzladı, Gri ağır yük atı homurdanarak ilerlemeye başlayınca, arabanın tekerlerleri yavaşça dönmeye ve gıcırtılar eşliğinde ilerlemeye başladı. Bu arabayı, Stihis’in yakınlarındaki koyu ormanların girişinde sakladığı bir yerden almıştı. Bu gibi acil kaçma durumlarına her zaman hazırlıklıydı. Yine de bu kadar çok kişiyle değil. Dört tane atı ise, Ölülerin Bekçisiyle birlikte Murin Köyünden çalmışlar, Stihis’ten kaçan mülteciler arasından fark edilmemişlerdi bile.

Dört at çalmışlardı ama sekiz kişiydiler, o yüzden Nickoy en yaşlı görünen yük atını arabaya koşmuştu, Aralarındaki en iri olanı da nerdeyse iki metre boyundaki, sessiz muhafıza vermişlerdi.

Maithun Drogan, sırtına çaprazlama koyduğu uzun kılıcı, iri vücudu ve demir plaka zırhıyla bir Galvor Şövalyesi gibiydi, Buldukları iri at bile onun ağırlığında hızlı bir şekilde soluyordu. Kafasından çıkarmadığı, Şahin armalı miğferinin altından gözleri görünmüyordu. Miğferin sağ ve sol kısımlarından çıkan kanatlar ve adamın burnuna doğru inen şahin gagası, dikkat çeken tek unsuruydu tamamen Falcon sülalesine kendini adamış bir adam, ne kadar yazık!

Diğer atta ise Greece vardı, Ölülerin Bekçisi kukuletasını önüne doğru çekmiş sakince at sürüyordu. Sessizdi ve giderek kabarmakta olan öfkesini hissediyordu. Greece sabırsızdı ve de bazı konularda hassas.

Sonuncu atta ise, Torano vardı. Büyücü vakur bir şekilde kafasını kaldırmış, gri pelerinlerin içerisinde ilerlerken gözleri her taraftaydı. Güvensiz ve temkinli, tabi burada kulesinde insanlara emir veremiyor. Nickoy’un yüzünde gülümseme oluştu.

O sırada arabanın tentesinden Walger’ın başı çıktı. Çelik mavisi gözlerle, Nickoy’a baktı. Nickoy’un bakışları çocuğa yöneldi. Robin Harwart’ın gözleri de demek böyleydi, etkileyici, derin ve soğuk. Acaba Falcon o gözlere son kez bakarken yüreğinde bir sızı hissetti mi?”

“Ne zaman duracağız diye soruyorlar?” dedi Walger, yüzü sıkıntılı gibi görünüyordu.

Nickoy, gökyüzüne baktı güneş tepeden aşağıya henüz inmişti. “Vakit var Walger, ne oldu sıkılıyorlar mı?”

“Evet, çadırın içi boğucu bir biçimde sıcak, pişiyoruz.” dedi Robin’İn oğlu alındaki ter damlacıklarını kolunun yeniyle silerken.

Nickoy biraz yana kaydı boş oturağa eliyle vurdu. “Gel buraya otur o zaman, biraz hava almış olursun.”

“Ya diğerleri?”

Adiliyet duygusu demek, Greece’in etkisi olsa gerek, Ozan gülümsedi “Yarım saat sonra yerine başkası gelir. Hem hava sıkıntısını da çözmüş olursunuz.”

Walger kaşlarını çattıysa da hemen içeriye girdi, bir süre sonra biraz gergin bir biçimde tentenin altından çıkarak Nickoy’un yanına oturdu. Gözleri tedirgin bir şekilde uzaklara bakıyordu.

“Neyin var, Walger?” dedi biraz ciddiyetle, “İyisin değil mi?”

“Yok bir şeyim.” dedi Walger terslenerek.

“Dün derste de ilgisizdin, büyü ve dövüş kadar bilgi de önemlidir.” dedi Nickoy, önündeki ata hafifçe dizgin vurdu. “Ama bu ilgisizliğin başka gibi…”

“Sendar tarihini yeterince iyi biliyorum.” dedi Walger umursamazca, “Bana Silvan’ın, Mardukanın, Kurondor’un kahramanlıklarını anlatman o yıkımları yapan adamlardan nasıl kurtulmamızı sağlayacak anlamıyorum.”

“Geçmişi bil ki gelecekte hata yapma, onların yaptığı yanlışlara düşme.” dedi Nickoy, arabayı ilerleterek diğerlerinin biraz daha önüne geçti. Bunlar hakkında bilgi vermemin nedeni bu Helm de Sendarlı sen de öyle, gelecekte bu gücünüzü kullanacaksanız, doğru amaçlar için kullanmalısınız.”

“Geçmiştekilerin yanlış yaptığını mı söyleyeceksin, o büyük kahramanların?” dedi Walger, çocuk şimdi ona doğru bakıyordu yüzünde alaycı bir gülümseme gözlerinde ise merak vardı.

“O kahramanlar…” dedi Nickoy dizginleri koltuk altına sıkıştırırken, cebinden bir pipo çıkardı ağzıyla ısırdıktan sonra dizginleri Walger’e verdi. Pelerininin iç cebini karıştırırken“ Tut şunları… tütün şurada olacaktı hah… Ne diyordum, O kahramanlar, kahramanlık yaptığını hiçbir zaman bilmiyordu, bildikleri tek şey görev idi, tehlikeli olanı öldür. Bu çoğu zaman düz ama işe yarayan mantıktır, fakat bu düz o kahramanların yanlışlar yapmasına sebep oldu. Bunun nedeni ne idi biliyor musun?”

“Düz mantık mı?” diye sordu Walger kafası karışmış görünüyordu.

“Hayır.” dedi Nickoy piposunu kibritle yaktıktan sonra, çocuğun elinden dizginleri aldı. “ Asıl mesele özgürlük, bu düz mantık başkalarının iradesini uygulatır. Bu onların, zaman içerisinde, Gece elflerinin iradesine uymalarını sağladı. Özellikle İlkdoğanları Endimiyon öldüğünde, o kadar uzun zamandır doğrudan emir almaya alışmışlardı ki danışman konseyinden başka hiçbir şeyleri kalmamıştı. Sonuçta ihtiyaç duyacakları baş, Gece Kralından başkası değildi. Buna tek tük itiraz edenler oldu ama susturuldular. Ne derseler bilirsin, Alimlerin suskun olduğu yerde zalimler belirir.”
Walger sustu, düşünceliydi. “Kordorch Usta buna benzer şeyler söylerdi aslında, ama Keven Amca ona inanmazdı pek.”
Nickoy gülümsedi, ağzından büyük bir duman çıkarak gökyüzüne yükseldi. “ Neden sana bunları anlattığımı bir şeyler öğrettiğimi düşün şimdi. Bazı adamlar vardır, bilgilidir, okur öğrenir gerçeğin farkına varır ancak düzeni değiştirecek gücü bulamaz. Kimi ise bu güce sahiptir, ama gerçeğin farkında değildir. O yüzden ikisini dengeli bir terazide tutacak ve gerçeği bileceksin Walger. O zaman birilerinin maşası olarak değil kendi kararlarını verecek kadar özgür bir adam olursun.”

Walger duraksadı çocuğun çelik mavisi gözleri uzaklara dalmıştı. O sırada, hızlı bir biçimde yolun kenarından atıyla kıvrılan Gece Elfini gördüler, Girofil’i önden yolu gözlemesi için yollamışlardı. Gece elfi son sürat yanlarına geldiğinde yüzü öfke ve şaşkınlıkla doluydu.

“Güneyden, beş yüz kişilik bir ordu yürüyüşe geçmiş.” dedi öfkeyle “Muhtemelen Kara gölgenin ordusu ve Astgar başkent Orchist’i kuşatmak için gözcü birliği gibi gözüküyor.”

“Beş yüz kişilik, gözcü birliği olmaz.” dedi Greece sert bir ifadeyle, “Bunun için çok kalabalıklar…”

“Üstelik hepsi atlı.” dedi Girofil, “Gün kavuşmadan bizi yakalarlar.”

“O halde ne yapacağız?” dedi Walger

“Doğrudan içlerinden geçeceğiz bunun için planım var.” dedi Nickoy ağzındaki dumanı üflerken gülümsüyordu.


***********

Yağmur, bir harabenin altında sağanak halinde yağıyordu. Robben çadır tentesinin altında, yağmura hiç aldırış etmeyip mezarın önünde dikilen siyah pelerinli kaslı iri adamı izliyordu. Kara Gölgeyi izliyordu, İlkdoğan Are’yi izliyordu. Are, taşlarla höyük şeklinde yapılmış mezarın taşına bakıyor, İlkdoğan Elrohir’e manevi kardeşine son saygısını sunuyordu. Robben, dev gibi adamın omuzlarının sarsıldığını gördü. Bozkırın Efendisi ağlıyordu.

Nerdeyse bir hafta önce buraya gelmişlerdi. Yine de Are’de ondan önceki bir haftadır bir tuhaflık vardı. İsteksizce davranıyordu, Dev gibi adamın gözlerinde hüzün vardı. Korian’ı fethettikten sonra hızla kuzeye Sithise yürümüşler yolda kuvvetlerin yarısı Barok ile beraber kerestecilerin şehri Durhak’a doğru ilerlemişti. Kendisi de Areyle beraber, Stihise geldiğinde nefesi kesilmişti. O yoğun geniş şehir nerdeyse harabeye dönmüştü, Şehrin kuzey saray kısmı yıkılmış tuzla buz olmuştu, doğu tarafı çok hasar görmüştü, batı kısmı nispeten yıkılmamıştı. Surların çoğu yıkılmıştı içeride tek tük garnizon asker varsa bile kaçmışlardı.

Ama Are hiç tereddüt etmeden felaketin olduğu yere yürümüş ve mezarı görmüştü. Mezarı görünce öyle bir çığlık atmıştı ki Robben’in yüreği titremişti. Are, öfkeden titreyerek mezara doğru bakmış sonra etrafına dönerek “Etrafa keşif kolları yollayın bulabildiği herkesi buraya getirsin!” diye kükremişti,

“Tüm keşif kollarını mı efendim.” diye sormuştu bir asker safça

“Hayır tüm askerler keşif kollarına katılacak!” demişti Are gözleri kıpkırmızıydı Robben içinden yükselen gücü o zaman hissedebilmişti, “Bulduğunuz herkesi getireceksiniz, zorlandığınız anda bana kuşla haber edeceksiniz.Şimdi GİDİN!!”

Onları yolladıktan sonra, kendisini çağırıp .”Bütün krallıkların, kabilelerin, dukalıkların, temsilcilerini buraya çağır, Barbar kabilelerini özellikle istiyorum.” demişti, Robben nedenini merak ediyordu ama soracak kadar aptal değildi.
Bunu söyleyeli, bir hafta geçmişti ve Bozkırın Efendisi oradan hiç kalkmamıştı. Robben bu durumun büyük bir patlama getireceğini biliyordu. Çünkü Are’nin sessiz öfkesi hissedilmeyecek gibi değildi, buradan bile adamın tüm kaslarını kastığını görebiliyordu. Bu zaman sırasında istediği pek çok elçi ve kabile şefi gelmişti, onları kendisi özel bir çadırda tutuyordu.

Şaşırtıcı bir biçimde Kara Gölgenin çağrısına, bir çok yer cevap vermiştir. Toz Bozkırları ve Bozkır göçebelerinin kırktan fazla kabile reisi bizzat gelmişlerdi. Delenor’un büyük elçisi, Zaphir’den bu yana hızla at sürdüğünü söylüyordu. Aredlerin Kralı, hem anlaşma gereğince hem de Kara Gölgeyi dinlemek için gelmişti. Onu çok şaşırtan ise Aredlerden ve Barbarlardan hoşlamayan Galvor’un da yüksek temsilcilerinden de birini göndermesiydi. Bunun dışında daha yarım saat önce karşıladığı Veprin Denizin güneyindeki Eoswoiv Oligartisinin elçisi bile özel araçlarla gelmişti. Nerdeyse tüm İnsan krallıklarının temsilcileri buradaydı.

O sırada, yağmur bu harabeye ani bir şekilde düşerken, Robben Mezarın başında Are’den başka bir şekil daha gördüğünü sandı, Sarı saçları metalik teninden aşağıya örgülerle inen bu dev gibi insansı yaratık, nerdeyse hayaliydi maddesel bir hali yok gibiydi. Yavaşça Are’nin omzuna dokundu, bunun üzerine Are yavaş hareketlerle ayağa kalktı, mezar yüksek yıkıntıların tepesindeydi, Robben Are’nin şahsi çadırında olduğu için mezarın hemen yanına çadırları kurmuşlardı oysa diğer bütün çadırlar aşağıdaydı. Keşif kollarından dönenlerle elçilerin kaldığı çadırlar yıkılmış Stihis boyunca uzanıyordu, Sadece kuzeye gönderdiği bir keşif kolu dışında diğerleri bir çok mülteciyle birlikte şehre geri getirilmişti.

Are, yağmurun altında heykel gibi durarak aşağıdaki çadırlara baktı. Çadırlar onun yağaının altında gibi görünüyordu, yağmur yüzünden nöbetçiler dışında kimse etrafta yoktu, karanlık bir akşam çökerken özel sönmeyen meşalelerin ışığı iri adamın kara pelerinini ve onun altından görünen çıplak vücudunu aydınlatıyordu.

“BU SON BULACAK!!!” dedi Are kükreyerek, sesi tüm yıkılmış şehirde ve vadilerde yankılandı öyle derinden gelen öfke dolu bir sesti ki çadırlardan bir çok baş çıkıp konuşana baktılar. “ Bu karanlık, bu nefret bu yıkım son bulacak! Bunu biz sona erdireceğiz!”

“Bunu yapanlar normal insan olamazlar.” dedi Eoswoiw elçisi, gerçekçiydi. “ Böyle bir güce karşı tüm ordular bir çil yavrusu gibi dağılır.”

“Çok uzun zaman önce, umudun olmadığı bir savaşta savaştım.” Dedi Are sesi bütün meydanda yankılanırken çadırlardan birçok insan çıkmaya başlamıştı. “ Bana bu savaşın umutsuz olduğunu, rakibimin eski halinden oldukça üstün olduğunu söylediler, üstelik adamları da ordumdaki adamlardan oldukça güçlüydü. Savaş çetindi, bir çok kişi öldürdük sonunda karşılaştık savaştık ama savaşırken korumaya yemin ettiğim birinin oğlu ölmüştü, o bir gece elfiydi, adı Arfil’di.”

Bunun üzerine meydanda büyük bir sessizlik yaşandı, herkes nefeslerini tutmuş bu adamın ne dediğini çözmeye çalışıyordu. Ama Are umursamadan devam etti.

Onunla savaştım yaralandım, nerdeyse ölüyordum ama beni kurtaran biri oldu ve o şimdi bu mezarda YATIYOR! O zaman o adamın umudu vardı, her zaman vardı her zaman Justisar için iyi bir şey yapabileceğine inandı ama birileri, geçmişin lanetleri geldi. Ondan bu hakkı çaldı.” Konuşurken git gide sesi yükseliyordu.

“Belli ki istedikleri savaş, istedikleri kan istedikleri acı istedikleri ölüm. Onlar ki kendi güçlerine inanıyor kendi güçlerine o kadar güveniyorlar ki acınasılar. Ben doğduğum günden beri savaşın içine yürüdüm, Troller önümde diz çöktü, İblis Kralının boynuzu önüme düştü. Binlerce halk önümde öldü binlerce halk ardımda savaştı. Bu zor günlerde istedikleri savaşsa hür halklar merak etmesinler savaşın oğlu onlara döndü.” Üzerindeki pelerini çekip attı Sarı saçları iri vücudu herkesin gözlerinin önüne serildi. “ Ben Savaşın oğluyum, Bozkırın efendisiyim, Babam Tanrı Aikroth’un adına burada yatan manevi abim, kardeşim ilk yüreyen Elrohir adına sizi savaşa çağırıyorum. KİM BENİ İZLEYECEK!!!”

Bir anda ortalık yıkıldı özellikle Barbarlar kabileleri ve Ared halkı onların atası sayılan Are’yi gördüklerinde attığı çığlıklar meydanı doldurdu. Ama çoğu halk bu durumu sessizce izliyordu. Galvor elçisi bir adım öne çıktı sesi o kadar gürdü ki birçok çığlık arasından duyuldu. “Senin Are olduğuna nasıl inanalım bu kadar insanı Kara Gölgeyim diye kandırmışken?”

Are ve bütün çığlık atanlar duraksadı. Are boynundaki kolyeyi çekip koparttı bu kolyede bir ufak ayı figirü bir küçük balta bir de küçük kılıç vardı. Onları havaya atan, “Lebeauf uyan.” Dedi yavaş bir sesle,

Bunun üzerine, dev bir kükreyiş etrafı sardı. Are’nin arkasında kocaman nerdeyse 5 metreye yakın boyuyla siyah bir ayı belirdi. Bu büyük iri sol gözünün üzerinde yara olan siyah ayıyı gören, Barbarların çoğu, dizleri üzerine kapandılar. O sırada havada büyüyen kocaman kılıç ile, dev gibi çift ağızlı baltayı ellerinde tutan Are balta tutan elini havya kaldırdı.

“Ben Are’yim beş binyıldır bu topraklarda gözükmemiş olabilirim ama ismim ve hikayelerimde beni bu şekilde hatırlarlar. Savaş sonunda geldi çattı, ben toprağa gömdüğüm ruhumu silahlarımı ortaya çıkardım. Ya siz bu Justisar’ın ölüm kalım Savaşında benimle bir olacak mısınız?”

Bu sefer çoşku ve çığlıklar kampın her yanına yayıldı, ama Galvorlu şövalye bunun üzerine atına binerek hızla uzaklaştı. Robben, Bozkırın Efendisine hayranlıkla baktı, Bütün ordusu ve kabile reisleri nerdeyse ona tapıyor, Delenorlular bile sevinç gösterisi düzenliyordu. Robben, düşünceyle bu kalabalığa göz attı, gerçek dehşeti gördüklerinde Are’nin gücü onları savaş alanında tutabilecek miydi? Nedense bunu hiç sanmıyordu…
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 14 Eki 2013 02:05

Bölüm 3- Çeliğin Ürpertisi



Ölülerin Bekçisinin Önceki Bölümlerinde.

Geçen sezonda en son Büyük Üstad cephesinin yaşadığı son olay Üstad'ın acı yenilgisiydi.

"Güçlü bir teknik ama ne yazık ki kullandığın beden zayıf.” dedi Kedfith yaralanmış olan omuzlarına şöyle bir baktı

Bunu dedikten sonra, Büyük Üstad’ın yani Evanir’in önde yani Kedfith’e yakın olan bacağının diz kapağına kadar olan kısmı birden patladı. Büyük Üstad, öfkeyle dişlerini sıkarak elleriyle oluk oluk kan akan bacağı güç bela tutarak yere yığıldı. Üstad Evanir'İn acı hissetmemesi için sinirlerini zihniyle kapatarak gölgelere karışıp yok oldu.

Diğer Taraftan Greece'in grubu ise geçen bölümde devriye gezen devasa bir barbar grubunun onları takip ettiğini öğrendi ne yapacaklarını tartıştıklarında Nickoy'un bir fikri vardı.“Doğrudan içlerinden geçeceğiz bunun için planım var.”




Evanir, metalin buz gibi dokunuşuyla uyandı, diz kapağından vücuduna yayılan bu soğukluk hayra alamet değildi. En son ne yapmıştı, kusursuz elf zihni ne yaptığını hatırlamıyordu bile? Sadece keskin bir acı, sonrası karanlık. Gözlerini açmıyordu, ama ellerinin soğuk metallerle bağlandığından emindi, saçları burnunun üzerine ağzına doğru düşüyordu,

“Uyan bakalım fit Elf,” dedi ince çırtlak ses, o sırada. Normalde olsa ani bir tepki verirdi ama vücüdu uyuşmuştu gözlerini bile açamadı.

Somduran… diye düşündü Evanir, çok uzun zamandır, bu sesi duymamıştı yoksa kısa bir zaman mıydı? Somduran'ın sekiz parmaklı ellerli yüzünde dolaşırken ürperdi ama gözlerini yine de açamıyordu. Somduran, eski ancak dış dünya tarafından yaratık olarak adledilen Seikrva ırkındandı. Bu ırk bir buçuk metreye ulaşmayan dört ayak üzerinde yürüyebilecek kadar uzun kollara sahip olan mor tenli büyük gözlü bir ırktı. Irksal olarak zaman içinde barbarlaşmışsalar da Üstad onların her zaman tedavi eden bilgelerden olduklarını söylerdi.

Sahi Üstad, Büyük Üstad nerelerdeydi, gözlerini açmak için kendini zorladı ama çok az bir aralıktan parlayan ışık gözlerini yaktı. O sırada Somduranın ince sesini duydu “ Gözlerin kırpışıyor ama ilacı çok verdim sana sanırımmmm. Çabuk ayağa kalk Evanir bana yardımınnn gerekiyor…”

Yardım mı? Daha başka kim yaralanmıştı ki o sırada kolunda ince bir sızı hissetti vücudu biraz daha sıcaklaşıyordu daha ılık bir şey kanında dolaşıyor gibiydi. Uzun zamandan sonra o sıcaklık, eski Velrian Şarabı gibi, ballı… naneli… Şimdi, O şarap nerden aklına gelmişti, Elfador’daki o şaraplı günler ruhunu büyüye adamadan önce, yüzünün yarısını kaybetmeden çok önceydi. Büyük Üstad’la tanışmadan da çok önce, babasının izinden gitmeden de önceydi. Çağlar çağlar önce…

“Artık uyanma zamanı dostummm.” dedi Somduran, Seikrva’nın hızlı hızlı soluduğunu duyabiliyordu. Elleri gözlerine doğru gitmeden önce hızlı bir hareketle yaratığın bileğini tuttu ve gözlerini açtı. Kendisini konuşabilecek gibi hissetmiyordu başını kesik kesik salladıktan sonra. Bileğini bıraktı.

Somduran birkaç bin yıldır pek değişmemişti, Her zamanki gibi mor teninde güzel duran tek şey olan uzun siyah saçlarını arkadan bağlamıştı, kocaman çipil çipil olan yeşil gözleri her zamanki gibi merak doluydu. Üzerindeki kıyafetler dört ayak üstünde yürümeyi pek çok seven bu ırk için oldukça düzenliydi. Hafif kamburunu örten, uzun beyaz bir önlük giymişti. Önlükte bir iki ufak kan damlası dışında bir şey yoktu. Somduranın ince yarısı kırık dişlerini kapatan uzun sakalı onu şaşırtmıştı, gece karası sakalı oldukça uzundu ve onun göbeğine doğru geliyordu.

“İyi misinnnn?” dedi uzun sivri kulağını ovuştururken, “Siz elflerin antik septim şokunu zor atlatmannız normal tabi, oldukça fazla kan kaybetmiştinnn.”

Kan mı? Diye soracaktı Evanir soramadı, sesi çıkmıyordu. Daha çok bir hırıltı halindeydi gırtlağını temizledi çok uzun zamandır ağzından nefes almış olmalıydı. “Kan mı?” dedi boğuk bir sesle..

“Hatırlamaz. Anılarını bloke ettim.” dedi kalın, derinden gelen Üstad’ın sesi, yan taraftaki Yataktan geliyordu. Üstad’ın yüzünü birkaç kez görmüştü ama hiç biri hoş tecrübeler değildi o yüzden genellikle Üstad dışarı çıktığında yüzünü örterdi.

Üstad’ın gri metalik teni, Ne Kedfith gibi parlak ne de Dughia gibi pulluydu, buruşmuş ve ıslanmış bir kağıt gibiydi. Alt çenesi yoktu, sol elmacık kemiği ise göçmüştü. Sağ gözü ise derin bir karanlıktı. Saçları yer yer kelleşmiş yer yer ise tutam tutam ayrık çalı gibi mor adacıklara bölünmüştü. Ön alın tarafında bu perçemler oldukça bol bile sayılabilirdi. Ayrıca burnu nerdeyse kemiğine kadar sıyrılmış olsa bile sol gözü derin koyu yeşil ile mavi arasındaydı ve çelik bir cam gibi parlıyordu.

Üstad’ın vücudu ise nispeten daha iyi gibiydi, Kolları güçlüydü ama bir çok yara izi ve yanık iziyle doluydu, Göğsünü örten kolsuz bir tunik kaslı vücudunu kaplamıştı. Bacaklarından birinin metal olmasına karşın, diğeri oldukça iyi gözüküyordu. Evanir doğrulmaya çalıştı, ama başı dönüyordu öfkeyle Üstad’a baktı.

“Ne demek Bloke ettin?” dedi sesi şimdi kulağına daha iyi geliyordu. “Zihin konusunda anlaşma yapmıştık Valerion.”

“Bacağına bak Evanir.” dedi Üstad sadece yaralı yüzünü mor pelerinle örterken.

Evanir, halsiz gözlerle bacağına doğru baktığında, yerinde bir demir yığını olduğunu gördü. Gözleri şaşkınlıkla açıldı bir anda, anılar beynine hücüm etmeye başladı. Derin saydam gözlere sahip Kedfith’in acımasız bir ifadeyle yumruğunu sıkması ardından bacağının parçalanması, fışkıran kan dayanılmaz bir acı. Hatıralar kafasında üşüşürken öfkeyle doğruldu. “ Bana ne yaptın?”

“Dikkatsizdim.” dedi Üstad ayağa kalkmışken görünen gözünü yere indirmişti. “ Gücünü oldukça geliştirmiş, zaten aralarında en çalışkanı oydu ama korkma bacağını bir hiç uğruna kaybetmedik.”

“Yüzümün yarısını kaybettiğimde de böyle demiştin !” dedi Evanir öfkeyle, saçlarını yanına doğru açtı. Yüzünün sol tarafı cürümüş iskeletleşmiş bir harabeydi boş göz çukurunun içinde kırmızı bir hare görünüyordu ama Evanir her zaman gözlerine değil hızına güvenmişti. Şimdi o hız da yoktu.

“Hepimiz fedakarlıklar yaptık, uzvunu kaybeden ilk kişiymiş gibi konuşuyorsun.” dedi Büyük Üstad, eliyle havada bir rün yazdıktan sonra kaldırdığında elinde gölgeden bir kılıç belirdi. Hafifçe titriyor ve solgun görünüyordu. “Bu büyünün bu kadar güçlü olacağını düşünmemiştim normal bir kılıcın üzerine kaplayınca oldukça ölümcül oluyor Kedfith için bile.”

“İblisler üzerinde bu yüzden çalışmak istememiş miydin?” dedi Evanir, derin nefes aldı sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Uzun yıllar önce Üstad ile karşılaştığında ailesi iblisler tarafından yok edilen yıkılış bir adamdı ama bu uzun zaman önceydi İblisler yok edileli nerdeyse bin yıl olmuştu. Üstada olan borcunu fazlasıyla ödemişti.

“Evet, ancak İblisler ne kadar, Biz Hiandarlar gibi yapılmaya çalışılmış olsa da başarısız deneklerden başka bir şey değildiler” dedi Üstad elindeki gölgeyi kaybederken “ Büyü emisyonları yüzde elli civarıydı bu diğer ırklar için muazzam bir rakam ama Hükümsüzler ve Tanrıcıkların yanında oldukça önemsiz kalıyor fakat yinede gölgen işe yaradı çocuk. Olduka işe yaradı.”

“Ağır bir bedelle .” dedi Evanir, oturur pozisyona geçti. “Bu bedel tanrıların gizli kapısını öğrenmemiz karşılığında olsaydı sesimi çıkarmazdım ama zaten bildiğim bir şeyi öğrenmek beni tatmin etmedi Üstad Valerion.”

“Tahmin etmek ve emin olmak arasında bir fark vardır. ” Dedi Büyük Üstad, soğuk bir tavırla ardından ufak tefek Seikrva’ya doğru dönerken. “Somduran, Evanir’e hız sağlayacak bir mekanizma yapmanı istiyorum benimkinden iyi olmalı.”
“ Emrettiğinniz gibi, Üstad.” dedi Somduran başını öne doğru eğdi. Kollarındaki sekiz parmağını yukarı aşağıya hareket ettiriyordu. Büyük Üstad, Evanire kısa bir bakış attıktan sonra odadan dışarıya çıktı. Evanir hareketlenecekti ki Somdur onu dört koluyla tutarak yerine oturtturdu.

“ Bugünnlerde sinnirli oldukça.” dedi Somdura, bir koluya metal bacağının civatalarına bakarken. “ Metal aksamlar bulmamız gerekecek. Yaylar, esnek kasnaklar falan. Anvion, Kheldar’ı getirirken bir şeyler ondan istesem iyi olacak?”

“ Kheldar, yaşıyor mu?” dedi Evanir, nedense uyandığından beri yanında dolaşan o sessiz ama yetenekli adamı merak etmişti.

“Zehirlenmiş ama halledemediğimiz bir şey değil.” dedi Somduran ciddiyetle, “Asıl kayıp, İhtiyar Nifak Tohumu Simarios Snaga elini kesip ortadan kaybolmuş. Astgar kralı le birlikte”

“Kendi elini kesemez, kan mührü buna engel olur yardım aldı, ortada zehir durumu olduğuna göre bu her yerde aradığımız, Harlin’in işi olmalı.” dedi Evanir ayakta durmak için çabaladı ama düşmeden Somduran onu hızla yatağına yatırdı.

“Şimdi olmaz, elf.” dedi aniden elinde beliren bir iğneyi koluna batırırken “Biraz dinlenmelisin, belki daha sonra fırsat bulamayabilirsin.”

Evanir kolunu kaldırıp, hayır diyecekti ki etraf bulanıklaştı, ölümcül bir ağırık üzerine çöküp onu bu diyardan bir süreliğine kopardı.

*********

Güneş gökyüzünden aşağıya doğru yavaşça inmişti. Kesif buz gibi tundra bozkırları yaz ayında sıcaklığın aniden düşmesiyle bilinirdi. Bunu düşünürmüş gibi soğuk bir rüzgar esti kuzeyden, ürperdi. Atının dizginlerine asıldı, atı hızla durduktan sonra arkadaki atlılarda duraksadılar, büyük bir gürültü etrafta yükselen toz bulutu tabakasıyla birlikte.

“Çok kalabalığız.” diye mırıldandı ve bu bizi açık hedef yapıyor ve bundan hiç hoşlanmıyorum. onları buraya yönlendiren gri pelerinli pejmürde yaşlı adama doğru baktı. “Emin misin burada bir grup adamın kamp kurduğuna, boşuna bu kadar adamı etrafımda sürüklüyorsan, atımın kuyruğuna bağlarım seni.”

Yaşlı adam sol eliyle, siyah sakalını sıvazladı, atının üzerinde güç bela duruyordu. “E-eminim beyim.” dedi Sarsak sarsak, ilerideki kayalıkları gösterdi. “Burada bir arabayla bir kaç adam kamp kurmuştu, bizim köyden de değildi.”
Barok kaşlarını çatan yaşlı adama baktı, onu koyun otlatırken bulmuşlardı. Kendisi kuzeydeki Murin köyünden olduğunu söylemişti. Bu köy Stihis şehrine yakındı ve oraya kaçan bir çok mülteciyi Bregog şehre geri götürmüştü. Çünkü efendilerinin emri böyleydi. Kara Gölge’nin emrini güneyde Durhak’ı araştırırken almış, hızla Kuzeye doğru sürmüştü atını, yanına sağlam elli adam almıştı. Bozkır neferleri ama burayı araştıranların çoğu kaçak askerler tüysüz çocuklar ve Ormancı Ared’lerdi.

“Ormancı Bozkırın kokusundan ne anlar.” demişti atası ona ancak Aredli Bregog’u şehre göndermekten pek hoşlanmamıştı ama hala Barbar onuru taşıyan bir o vardı o yüzden köydekileri onla göndermişti yine de yaşlı adam doğru söylüyorsa bir kaç iri adam buradaki elli çapulcudan çok daha fazla işe yarardı.

“Beyim, diğer bölgelerden korucularda geldiler.” dedi Uzun saçları dalgalı bir biçimde sırtına dökülen uzun bıyıklı kirli sakallı Ataoğlanı. “ Yüz yirmi kişi civarındalar Orchist’in sınırlarında hala Astgar garnizonu olduğunu bildiriyorlar.”

“Bu bilgi bilinen bir şeydi umarım bu uğurda adam kaybetmemişlerdir.” dedi sertçe Orchist Astgar’ın başkenti düşecek son şehirdi ama ondan önce Kara Gölgenin diğer adıyla Bozkırın Efendisi Are’nin kardeşini öldürenlerden izler aramaları gerekiyordu. Mektupta onları bulursanız Şamanlarla haber gönderin diye söylenmişti.

Kafilesinde bir düzine şaman vardı ve onları ne olur ne olmaz umuduyla yakında tutuyordu. Fakat Şamanlar at üzerinde yolculuk etmekten oldukça şikayetçiydiler. Fakat Barok, bunu umursamıyordu, denilenlere göre Kara Gölge, yastaydı. Efendisi sinirlendiği zaman, olduka acımasız olurdu. Tıpkı onurlu barbarlar gibi.

“Toros.” dedi Barok, daha demin ona rapor vermiş olan Atoğlanına dönerek. “ İlerideki kayalıklara doğru bir kaç atlı yolla ters durum olduğunda boruyu öttürün.”

“Emriniz olur Beyim.” dedi Toros hevesle, boynundaki siyah boruya bir an dokunduktan sonra dudaklarını büzerek keskin bir ıslık çalarak atını mahmuzladı. Toros’un ardından sekiz atlı daha hızla hareket etti. Barok bunun üzerine vakit kaybetmeden kendinden sonraki en yetkili olan adam olan atçı beyine döndü.

“İlter, sol tarafa geç kayalığın batı tarafını kapat.” Dedi hızlıca kendi atını sağa doğru döndürürken adamlarının yarısı iİlter’in ilerlediği yöne doğru at sürmeye başladılar. Sessiz olan Atbeyi sert bir kafa selamıyla emirleri sorgusuz sualsiz yerine getirmesiyle tanınıyordu. Barok bundan memnundu.

Barok sol elini kaldırarak, atını bir yay kavisi şeklinde sürerek ordusunu ilerletti. Batı tarafına tam ilerleyecekken, İlterişin kanadının olduğu taraftan acı bir boru sesi duyuldu. Yanındaki yaşlı adam acı bir ifadeyle

“Söylemiştim efendim, buradalar demiştim.” Dedi yaltaklanarak, Barok onu elini kaldırarak susturduktan sonra. Boru seslerinin ovada yankılanarak dağıldı. Barok hızla oraya doğru at sürmek için emir vermek üzereydi ki, keskin gözleri ileriki yol civarında bir toz bulutu gördü. “Bir yem.” diye mırıldandı ama emin olmak için elindeki birliğin yarısını yardım çağrısına doğru yolladı. Elinde elli kadar atlısıyla hızla toz bulutuna doğru sürdü .

Elli adamının ancak on tanesi hakiki barbarlardı diğerleri, ordan buradan toplanan ordu kaçakları zayıf düşen Aredlerden ibaretti ve gerçek teşhis için yanlarında o yaşlı adamda vardı. Ne olur ne olmaz diye yanında bir şamanda bırakmışt fakat yakalayacakları kişilerin kaçan güçsüzler olduğunu düşünüyordu. Düşmanın kaçmasını istedği şeyleri yakalamak her zaman düşmanın kendisini öldürmekten daha önemli olduğunu uzun zaman önce öğrenmişti.

Ve kısa zaman içinde onlardan hızla kamaya çalışan arabaya ulaştılar. “Mümkünse canlı yakalayın! Unutmayın ölüler konuşamaz.” diye haykırdı Barok Arabayı arkadan çevirmeye başlamadan önce. Adamları onaylayarak arabayı yavaş yavaş çembere doğru aldılar. Araba yanlızdı ve daha önce yağmaladıkları eski yük arabalarına benziyordu.

Barok kısa bir an boyunca arabanın boş olduğunu düşündü, ama şüpheleri arabanın üzerinden beline kadar çıkarn sarı saçlı bir kadını görünce yok oldu yine de kaşlarını çattı, uyarmak için haykırmadan arabaya yaklaşanlardan biri kadının attığı okla yere düşmüştü bile. Boynundan vurulan eski Astgar askeri atından düşerek toz bozkırı içinde kayboldu. Barok içinden küfrederek kendi Bozkır Barbarlarına döndü.

“Mızraklar!” diye kükredi Barok kendi adamlarına “ Arabanın dingini kırın diğerleri okun menzile girmeyin!”

Barok, bir metrelik kısa ciritlerini değil, arabanın dingilini kırabilecek kadar ağır olan nerdeyse iki metrelik uzun mızrağını çıkardı ama sırada, arabanın arka kapısı açıldı. Kocaman üzeri dikenli bir kalkan arabanın arkasından hızla fırlayarak. Mızrak atışı yapmakta olan adamlarından birinin atının bacaklarına çarptı at düşerken yanındakini de devirdi. Barok içinden küfrederek tedbirli davranmak işe yaramayacak diye düşündü mızrağını yerine koyup ahşap kalkanını kaldırdı. Okçu kadından sakınarak arabanın yanına doğru hızla sürdü.

Kadın zekiydi hemen Barok yerine atını vurmaya çalıştı ama barok kadının okunu atının boynuna gelmeden kalkanıyla yakalayacak kadar hızlıydı. Ardından bir atış şansı daha denemeden bir uzun mızrak arabanın kalın tentesini delerek kadaının dengesini bozdu. Barok da bunu fırsat bilerek hançerini çekip atının üzerinden hızla arabaya doğru atladı, hançerini tenteye saplayıp arabaya tutunduktan sonra hızla arabanın yan tarafına kaydı. Ve arabanın arkasına doğru dalarak tenteden içeriye girdi.

İçeride, okçu kadının şaşkınca aşağıya eğilmiş yüzünü gördü ve ona bakan üç tane genç yüz fark etti ama dikkatini veremeden ona doğru hızla gelen yumruğu ani bir refleksle koluna bağlı olan ahşap kalkanıyla karşıladı. Yumruk darbesi onun kolunu uyuşturup kalkanı çatlatsa da onu yere yıkamadı Güçlü kollarıyla dar alanın avantajıyla hançerini bırakarak adamın iki kolunu da sertçe kavradı.

Barok iri güçlü bir adamdı, kabilesinden hatta obadan bile onu güreşte yenebilecek bir adam yoktu. Ancak orta boylu bu adamı rahatça çadırdan dışarıya fırlatması gerekirken yerinden kıpırdamadı bile. Kahverengi pelerini yüzünü örtse de adamın gülümsemesini göre biliyordu. Yine de Barok pes edecek biri değildi Hızla ve öfkeyle boy avantajıyla kafasını adamın yüzüne geçirdi.

Adam bir adım geriye doğru atsa da, karnına sert bir diz darbesi Barok’un gözlerinin buğulanmasına neden oldu, nefesi kesildiği anda adam onu hızla aşağıya doğru itti Yine de Barok düşmeden adamın pelerinini yakalayabildi ve araba hızla ilerlerken ikisi de aşağıya doğru yuvarlandılar.

Şanslarına arkadan arabayı çevirmek üzere olan atlılardan hiçbirinin altından ezilmeden toz toprak içinde bozkırda yuvarlandılar. Adam hızla ayağa kalktı yüzündeki gülümseme silinmişti elinde birden hançer belirdiğinde, Barok kendini yeni topluyordu. Demek ölümüm böyle olacakmış diye düşünürken adamın omzunu sarı bir ışın delip geçerek hemen yanındaki toprağ hafifçe parçaladı. Adam acıyla düşlerini sıkaran bir dizinin üzerine çöktü.

Barok şaşkın şaşkın at üzerindeki sol parmağından dumanlar tüten adama doğru baktı. Bu onları buraya yönlendiren o yaşlı sakat olan çobandı. Büyücü diye tiksintiyle adama baktı ama yaşlı adamın bakışları pelerinliye dönüktü.

“Bunu beklemiyordun ha Greece.” diye gülümsedi yaşlı adam, “Seni hareketsiz kılacak, özel büyümü beğendin mi?”
Kukuletalı adam büyücüye doğru dönmeden gülümsedi yavaşça ayağa kalkıyordu.“ Bunun beni durdurabileceğini mi zannediyorsun Simarios Snaga.”

“Kara büyücü.” dedi Barok, herkes Kan içen manyak büyücüler olan Kanayan Göz'ün lanetli liderini tanırdı. “ Beni tuzağa düşürdün, efendimin aradığı kişi demek sendin.”

“Ah, sana gelince, bana çok yardımcı oldun Barok.” dedi Snaga gülümseyerek, ne Greece’den ne de Barok’dan etkilenmişe benziyordu. “Efendinin aradığı ne benim ne de kovaladığın bunlar, aradığı kişilerin Hükümsüzler olduğunu söyle efendine. Yaşamana izin veriyorum, bunun için bir gün Are'nin bana teşekkür edeceğine eminim.”

Barok adamın sözleri karşısında gözünü bile kırpmadı. “Bir yalancının sözüne bir kere inanılır.” dedi ayağa kalkıp baltasını kemerinden çıkarırken. “ Aynı hataya bir kez daha düşmeyeceğim.”

“Ah demek, ölmek için bu kadar acele ediyorsun.” dedi büyücü alaycı bakışlarını üzerindeydi. Barok tam saldırmaya hazırlanıyordu ki Hançerli adamın“İkinizinde ölmek için otuz saniyesi var.” Dediğini duydu, Sesi buz gibi ve kan dondurucuydu öyleki adamın hançeri karnını delip kalbini bulmadan önce sadece o sesten iliklerine kadar ürpermişti...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 15 Kas 2013 23:29

Bölüm 4: Ölüm Kaçınılmaz!

Ölülerin Bekçisinin Önceki Bölümlerinde...

Geçen Sezonda Hükümsüzler cephesinde Kedfith ile Dughia ve Zacharias savaşmışlar ancak bu savaşta Elrohir'i öldürmeyi başarmışlardır. Ancak savaş sonrası geri çekilirlerken en son Dughia şu lafı söylemiştir.

Justisar’da sekizbin yıldan beri her şey değişmiş.” dedi Dughia “ Üstadın kontrolünde bile olsa basit bir elf Kedfith’i yaralayabiliyorsa bu savaşı başka türlü devam ettirmemiz gerekir.

Öte yandan, Barbarların keşif lideri Barok ön cephede olan savaşın bir yem olduğunu anlayıp arabanın peşine düşmüş Arabada ise Greece'i dışarı çekmeye başarmıştır ancak o sırada Simaros Snaga, gelerek Greece'i omzundan yaralamış barbarları ikna ederek Greece'e pusu kurmuş olduğunu açıklamıştır ancak barbarlar bunun farkında değildir. Ancak Greece Simarios'un sandığı gibi etkisiz hale gelmeyip ayağa kalmış ve şöyle demiştir

"İkinizi de ölmek için otuz saniyesi var..."





İri barbarın kanı ellerine bulaştığında hançerini hızla geri çekti, Greece ve vakit geçirmeden, ayaklarını hızla vurarak yapılan ova taktiğle büyücüye doğru saldırdı. Simarios Snaga nereden çıkardığı belli olmayan asasını havada döndürerek, büyüsel bir kalkan oluşturdu. Fakat Greece’in saldırısı hızlı ve amansızdı, büyüsel kalkanı geçip biraz hedef değiştirerek Simarios snagayı omzundan yakaladı.

Greece büyücüyü altına çekerek adamı atından düşürüp yere yapıştırdığında. Barbar göğsünü tutup, dizleri üzerine ancak çökmüştü.

Derin bir nefesle ciğerleri boşalan yaşlı büyücü kaşlarını çatarak Ölülerin bekçisine doğru baktı “ Hala nasıl hareket ediyorsun? Sinir kaslarını devre dışı bırakan bir kan büyüsüydü o.”

Greece, sesini çıkarmadan büyücüye sapladığı hançer hızla çıkarıp kolunu geriye doğru çekti ve elindeki hançeri hızla döndürmeye başladı. Hançer o kadar hızlı dönmeye başlamıştı ki göze bir kaç hançer gibi görünüyordu, hançerin dönüşünden oluşan rüzgar etrafı tozla kaplamaya başlamıştı. Simarios Snaga’nın gözleri büyüdü.

“ Bunu yapamazsın...” dedi ağzı öfkeyle çarpılmıştı “Ben ilk doğanım, safkan-“

“Bunun önemi yok, her şey ikimizin yüzünden başladı Snaga.” Dedi Greece gözleri batan bozkır ışığında parlıyordu. “O gün beni Robin ve Chuitchik’i öldürüp harabeleri yok etme fikrini benim kafama sokmasaydın, ikisi asla harabeme gelmeyecekler, hükümsüzler ortaya çıkmayacak Elrohir ölmeyecekti.”

“Birileri elbet ölecek Ahmak!” dedi Simarios Snaga tükürükler saçarak “İster Elrohir ister ben fark etmez ama -

“Her şeye rağmen yaşıyor olman umrumda değildi." dedi Greece büyücünün sözünü keserek. "Ancak şu barabar grubu kullanıp bana tuzak kurman o iğrenç oyunlarından vazgeçmediğini gösteriyor ve Justisar artık senin bir kirli oyunkunu daha kaldıracak durumda değil.”

Greece’in sözlerindeki derin acımasızlık, Simarios Snaga’nın gözlerini yerinden oynattı, derin bir nefes alarak haykırdı “ Hayır, benim planım – “


Greece İhtiyar Nifak Tohumunun sözlerini bitirmesine izin vermeden hançerini büyücüye doğru indirdi..


****
Tissea Ve’irght, deri değiştirmeden önce rahatsızdı, bilinci kaç bin yıldır uykuda bunu bilmiyordu. Yeni uyanmıştı çıplaktı, aynalı taş bir odadaydı. Dalgınca aynaya bakarak uzun siyah saçlarına aynada göz attı. Uzun ve karmaşık görünüyorlardı, dağınık düzensiz ve cansızdılar, bir şeyler yemeliydi. Vücudunun üst kısmı pullu değildi pürüzsüz güzel bir kadın vücuduna sahip olan Tisseanın gözleri dışında sıradan insanları andırıyordu, ama gözleri sarı bir sürüngenin gözleriydi, bacakları da öyle, daha doğrusu olmayan bacaklarına çünkü kendisi bir yılanın kuyruğuna sahipti.

O bir Ve’ieth idi, bazı halklar üst kısımları insana benzedikleri için yarı-yılan dedikleri ırktı oysa onların insanlarla alakası yoktu bile onlardan çok önce oluşmuşlar, Bataklıkların efendileri olarak ün salmışlardı. Kimmeriar kıtasındaki yedi büyük ırktan biriydi, Ve’ieth onları süren drakeler yüzünden Justisar’a getirildiği zamanı hatırlıyordu ve Kimmerier efendilerinin nasıl mühürlendiğini.

O efendisinin, temsilcisiydi, Yıldoğan deniyordu onlara ırkların oluşturdukları yıldan sonra ıkendi ırkının arasından en iyisini seçmişti efendisi. Fakat o efendisinin gücünü söndüren güçlerini çalan Justisar Tanrılarına kini hiç sönmemişti özellikle kendi efendisinin ve diğer tanrıların mühürlenişini izletmelerini asla affetmemişti.
Öfkeyle yumruklarını sıktı, mühürlenmek korkunç bir şeydi, ölümden bile sonsuzluk zincirinin üzerine kapandığında oluşan baskı tahmin edilemezdi. O acı.. kader.. ızdırap..

“Buraya daha önce gelinmiş.” diye bir ses düşüncelerini böldü sert ve vakurdu kendinden emin gibi görünüyordu.
“Dışarı çık Tessia sonsuza kadar seni bekleyemeyiz.” dedi keskin soğuklukta bir ses. Bu ses onu öyle ürpertti ki sırtından aşağıya doğuk bir su dökülmüş gibi hissetti kendini . Tessia hızla giyecek bir şey aradı üzerine bir kaç eski ama giyilebilecek bir şey buldu ve hızla dışarı çıktı.

İşte Efendisi karşısındaydı, daha çok insana benziyorsa da o bilindik o has bakışı ok iyi tanıyordu. Ölümün Hükümdarı “ Ail ” Zacharias büyük bir taşın üzerinde oturmuş siyah giysiler içinde sisler içindeki bataklığa doğru bakıyordu, Karnında geniş hafif kan sızan beyaz bir bandaj vücudunda ve ölüm zincirlerinde bir çok kesik izi vardı.

“Tessia adı buydu demek?” dedi efendisinin yanındaki sürgün edilen tanrılarden biri belki de en güçlüsü olarak kabul edilen Dughia, o tamamen insan gibi görünüyordu ama koyu yeşil gözlerinde güç belirgindi. Onun vücudunda efendisi Zacharias ‘dan daha fazla yara olmaısna rağmen. Hiç bir şeyi yok gibi görünüyordu. “İlki bu muydu? Bir Ve’ieth demek.”

“İyileştirme güçleri muazzamdır.” dedi, Zacharias kaşlarını çatarak Dughia’ya baktı kötü görünüyordu., daha sonra Tessia’ya doğru döndü. “Gel kızım.” Dedi yavaşça.

Tessia’nın kalbi hızla atmaya başladı, hızlı bir şekilde efendisinin yanına geldi, Zacharias tek eliyle onun kıvrılan ince belini kavradığında Tessia’nın nefesi kesildi, Zacharias onun dudaklarına dokunduğu anda içindeki iyileştirici öz Hükümsüzün tüm vücuduna akmaya başladı yarasını yavaş ama dengeli bir biçimde yavaş yavaş iyileşirken. Efendisinin ellerini salarında gezinirgen hissetti, efendisinin öpücüklerine aşinayadı buz gibi olurdu ama ferahlatıcı şimdi ise sıcaktı öfke ve hüznünü hissedebiliyordu. Öpüşmeleri uzun uzun devam etti, şimdi onunda elleri efendinin gece karası saçlarına gitmişti iyice birbirlerine yaklaşmışlardı belki efendisine sahip olabilirdi bu sefer. Binlerce yıl boyunca hiç bir şekilde bunu yapmaya yaklaşmamıştı bile.

Ama ellerini çelik bir şey tutup onları serte ayırdı. Dughia’nın yüzü şaşkınlık ve hüzün karışımıydı. “Ne yapıyorsun Zacharias? Çoktan iyileştin.”

Zacharias öfkeyle karnına baktı, iyileştiğini görünce bir an şaşırdı. Sonra Tessia’ya doğru baktı o derin kara gözlerinde ince bır sızı görür gibi oldu. Ardından o her zamanki soğuk yüz ifadesine büründü. “Sende iyileş, ondan sonra gidelim daha uyandıracaklarımız var. Savaş için hazırlanmalıyız.”

Tessia bu durumu pek anlamdırmadan, efendisinin emri üzerine Dughia’ya doğru döndü. Nehirşarkısının yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. “Demek Üstad’ı görmek onu da sarsmış.” Dedi sakince, daha sonra ona doğru döndü. “Gerek yok kızım, ben iyiyim. Eski duyguları uyandırmaya niyetim yok benim, o kadar vicdansız değilim.”

“Ne demek istiyorsun?” dedi Tessia şaşkınlıklayanından hızla yürüyüp geçen hükümsüze doğru dönerek.
Dughia bir an için duraksadı cevap vermekle vermemek arasında kalmış gibiydi. “Biz tanrı olmaya karar verdiğimizde bazı şeyler yaptık. Bize acı vermemesi için ırkımıza ait her şeyi yok ettik, ama Zacharias her zaman aramızda en duygusuzumuzdu. Vicdanını daha da setleştirmek için en değer verdiği şeyin her zaman onun gözünün önünde olmasını istedi.”

“Yani?”

“Sen onun karısının yüzüne sahipsin.” Dedi Dughia yüzü yarı öfkeyle yarı acıyla çarpılmıştı. “ Karısının derisini yüzüp seninkine giydirdi, Tessia. Bunun vicdanını yok edeceğini sanmıştı. Oysa Üstad her zamanki gibi haklıydı. Geçmişin laneti hiç bir zaman peşimizi bırakamayacak.”

Tessia şaşkınlıka ellerini yüzüne götürdü Bin yıllarca Zacharias’a hizmet etmiş hiç bir şekilde en ufak bir yakınlık bile hissetmemişti şu ana kadar. Nedense buna inanası gelmiyordu ama Dughai’nın sesindeki hava bununen ince ayrıntısına kadar gerçek olduğunu hissettiriyordu.

***

Girofil okunu saldı, ince lacivert ok mızrağını kaldırmış barbarın bacağına saplanarak dengesini kaybedip yere düştü. Gerideki bir çok arkadaşına doğru katıldı. Başbüyücü Alernan Torano kimseyi öldürmenin gereksiz olduğunu düşünmüştü.

Nickoy denilen ozanın planı akıllıycaydı kuşkuşuz. Muhafıza benzeyen Maithun ve büyücüyle Barbarları oyalarken onlarda atlı arabayla tamamen farklı bit yöne kaçıp izlerini kaybedecekler ve büyücü ışınlanma parşömeni kullanarak onları tekrar arabaya ışınlayacaktı. Böylece barabarların takibinden kurtularak rahatça kaçabileceklerdi.
Ve Şu ana kadar plana mümkün olduğunca sadık kalmaya çalışmışlardı. Barabrlar teperlere yaklaşamıyordu yaklaşan iki kişiyi de muhafız çocuk, kanlı da olsa indirebilmişti. Girofil onun yerine Greece’i tercih ederdi ama Bekçi, öfkeyle ışınlanma parşömenini kullanmayı reddedince yakın dövüş için onu almak zorunda kalmışlardı.

Yayına dokunduğu anda ince büyüden bir ip, belirdi elinde. Onu gererken bileğini hafifçe kıvırdığında yayında kırmızı bir ok belirdi. Yayını kaldırıp havadan yukarıya doğru bir atış yaptı, kızıl ok ardında bir kıvılcım izi bırakarak hızla gökyüzüne onlara doğru gelen atlıların üzerinde belirdi. Havada parlayan oku bir süre sonra pek çok parçaya ayrılarak patlamalar halinde yere düştü.

Atlılar panik halinde sağa sola doğru koşarak hücüm düzenlerini bozdular. Etrafında patlamalar olurken gök yüzündne yıldırımlar düşüyor. Yakına kadar gelebilen çok az sayıda adamı ise Maithun hallediyordu. Keşif kolunun sayısı fazlaydı, ancak çoğu bozkırlı değil, kuzeyli veya Ared’li adamlardı bunların bir çoğu da patlamalardan geriye kaçmışlardı.

Girofil yayını indirerek Torano’nun yanına geldi. Büyücünün kaşları hoşnutsuzla çatılmıştı ve büyülerini yönlendirirken oldukça dikkatliydi. “ Gitmeliyiz Şimşek Sihirbazı.”

“Gereken zamanı verdik sanırım.” Torano kaldırdığı kollarını indirerek, aşağıda kılıcını bir bezle silmekte olan Maithun’a doğru baktı. “Gidelim.”

Kanatlı miğferini çıkaran Maithun’ hızla onların yanına geldiğinde tepelerine kocaman iri bir gölge düştü.

“Demek sizdiniz!” dedi korkunç sesli dev adam, sanki yoktan var edilmişti.

“Şaman büyüsü, ruh aktarımı.” dedi Torano gözleri öfkeyle kısıldı tek eliyle bir mühür işareti yapıp diğer eliyle Maithun’u tuttu. “Keikose” diye mırıldandıktan sonra gözden kayboldular. Girofil göz ucuyla onlara baktı uzağa gitmediklerini biliyordu yakın ışınlanma tekniğdi “Keikose” oysa tepesindeki siyah kukuletalı iri adamın ışınlanma tekniğyse bambaşka bir şey gösteriyordu.

“Kara Gölge sen misin?” dedi Girofil dedi bir adım geriye doğru çekildi, Gece pelerini sırtındaydı. Tüm tüzü örten karanlıkta görünmeyen bir pelerin aynı rakibindeki gibi “ Gecepelerininin sende ne işi var?”

“Gece pelerini bana 2. Çağın başlarında trollerle iyi savaşabilmem için verildi.” Dedi adam kükreyerek pelerini çıkarttı attı. Yüzünde derin bir hayal kırıklığı silinmiş bir öfke vardı. “ Ve Ben Kara Gölge değil bozkırların öfkesiyim. Ya sen kim olduğunu biliyor musun evlat? Çünkü karşımda gördüğüm adam babasının ölümüne yardım edenleri koruyan bunun için halkıma silahını kullanan adam.”

“ Efendi Are!?” dedi Girofil şaşkınla

Are kayıtsızca baltasını kaldırdı ama gözleri için için yanıyor derin bir denizdeki dalgalar gibi kıprdıyordu. “ Atana ihanet ettiğini biliyorum Girofil! Bunun için belki de seni suçlayamam, ama bizde kanına ihanet edenlerin sonu ölümdür.”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 25 Ara 2013 13:43

Bölüm: 5 "Hain" Glaroth



Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde.

Glaroth ve Metal Trollü olan Groldek, doğudaki eski hava tapınağında savaş konseyine, eski troll kralının çağrısı üzerine katılırlar. Öte yandan Greece Simarios Snagayı alt ederken. Beklenmedik biri, Nickoy ve koruduğu çocuklar kaçarken geride kalıp barbarları oyalayan Girofil, Torano ve Maithun'un önlerinde belirir.

“Gece pelerini bana 2. Çağın başlarında trollerle iyi savaşabilmem için verildi.” Dedi adam kükreyerek pelerini çıkarttı attı. Yüzünde derin bir hayal kırıklığı silinmiş bir öfke vardı. “ Ve Ben Kara Gölge değil bozkırların öfkesiyim. Ya sen kim olduğunu biliyor musun evlat? Çünkü karşımda gördüğüm adam babasının ölümüne yardım edenleri koruyan bunun için halkıma silahını kullanan adam.”

“ Efendi Are!?” dedi Girofil şaşkınla

Are kayıtsızca baltasını kaldırdı ama gözleri için için yanıyor derin bir denizdeki dalgalar gibi kıprdıyordu. “ Atana ihanet ettiğini biliyorum Girofil! Bunun için belki de seni suçlayamam, ama bizde kanına ihanet edenlerin sonu ölümdür.”




Greece’in eline ok saplandığında bile darbesi bir an bile yavaşlamadı. Hızla döndürdüğü hançer, Simarios Snaga’nın gırtlağını parçaladığında, büyücünün sağlam olan eli Greece’in omzunu sertçe kavradı. Konuşamıyordu ancak kkızıla çalan kahverengi gözlerindeki ifade öfke ve acı doluydu. Büyücünün tırnakları omzundaki pelerini delip etine batarken.
Greece kaşlarını çatarak hançeri iyice derinlere gömdü. Büyücünün gücü zayıflayıp eli yana doğru düştükten sonra havada bir vızlama sesi duyan Greece kendisini yana attı, bir ok sırtını sıyırarak hızla geçip gitti.

Keskin gözleri, etrafı tararken okun çok uzaktan atıldığını fark etti. Ancak, ona doğru dört nala gelen siyah atlı onun dikkatini daha çok çekmekteydi. Ayağa kalkarken bir ok daha geldi ama uzak olduğu için savuşturmak zor olmadı onun için. Acıyla avcua saplanmış oku çıkarırken, omuzularının üzerinden tozlar toprağa döküldü. İki cesedin arasından ayağa kalktığında yüzünde derin bir gaddarlık vardı. Hançeri diğer eline aldıktan sonra. Ona doğru elindeki zinciri bir kemet gibi sallamakta olan adama doğru fırlattı.

Hançer hızla adama doğru gelirken bir ok hançere doğru çarparak yönünü değiştirdi. Greece şaşkınlıkla okun geliş yönüne baktı bu kadar uzaktan bu kadar hızlı ok atılması imkansızdı. O sırada zincriin savruluşunu hisseden Greece havada yan takla atarak zincir kemendinden kurtuldu. Yere düşmüş hançerini eline aldıktan sonra rakibine baktı.
Siyahlar içindeki adamın sadece gözleri görünüyordu ancak onlar da öfke doluydu.

“Seni aptal!” diye kükredikten sonra hızla zincirini savurdu...


******


“Aptalın tekisin.” dedi Glaroth kayıtsız bir ifadeyle karşındaki siyahlı adama doğru dimdik ve sabit dururken gri gözlerideki bakış basit bir hor görü idi.

Karşısındaki siyahlı adam gülümseyerek şapkasının ucunu tuttu elinde kırmızı bir gül vardı. Konuşurken gözleri şapkasının altındaki karanlıkta kaybolmuştu. “Göz ardı ettiğin pek çok şey var “Hain” Glaroth.”

Glaroth bu söze sinirlendiyse de belli etmemiş gibi gözüktü ancak Groldek, Hiendar’ın gözlerinin iyice kısıldığını fark etmişti. Savaş Konseyinden acil ordu toplama emri verilmişti. Groldek bundan dolayı üzgündü Doğuda düzgün bir medeniyet kurmuşlarken Batıda eski toprakları ele geçirmek uğruna yapılacak savaşın ona göre hiç bir anlamı yoktu.

Konseyden sonra dış tapınağa doğru Glaroth ile beraber yürümüşlerdi geldiği yoldan geri dönmek istediğini söylemişti Muzaffer Glaroth, kendisiyle kısa süreli konuşmak istediğini de söylemişti. Ancak daha yıkık tapınaktan dışarıya adım atmadan eski kapının önünde bu yabancıyla karşılaşmışlardı.

“Kendini zeki görüyorsun öyle mi İlkitil?” dedi Glaroth keskin sertlikteki sesiyle, kapıdan dışarıya doğru yürüdü. “Seninle uğraşacak değilim.”

Adam yerinden kıpırdamadı ancak siyah gözleri Hieandar’a bakarken gülümsüyordu. “ O kadar yıl sonra ön plana çıkman, seni kahreden gerçeğe ulaştığından mı? Yoksa fırsattan istifa edip, şirki yanlız başına ulaşma arzundan mı? Üstad bunu merak ediyor?”

Glaroth, hızlı bir şekilde ilerlerken duraksadı, “Üstad mı?” dedi şaşkınlıkla siyahlı adama doğru baktı. Gözlerinin içinde derin bir ateş vardı. Kaşlarını çatarken, etrataki toz ve ufak çakıllar hareketlenmeye başlamıştı. “Bahsettiğin Üstadı açıkla bana?”

Adam bir söz söyleyecekti ki bir an hareketsiz kaldı. Gözleri boşlukta öylece sabit bir şekilde durdu, başı öne düştükten sonra başını yavaş yavaş kaldırdı. Önceki alaycı tınılı sesin aksine derinden gelen etkileyici bir ses; “Benim Glaroth. Hala Üstad kelimesini anımsayabiliyor musun?”

“ Üstad Valerion.” dedi Glaroth, bir an elini kaldırdı ondan sonra duraksadı. “ nasıl hayatta olabiliyorsun?

“Kaç asır geçti üzerinden ancak ...” dedi adam etkileyici sesiyle “Ancak sesimi hatırlaman lazım Glaroth, seni uyardığım günü hatırlaman lazım.”

Glaroth duraksadı, “Bu senin sesin, her zamanki gibi derin etkileyici, fakat yaşaman imkansız ordaydım...”
“Oradaydın...diğerleri gibi” dedi Üstad sesinde ince bir kırıklık hissediliyordu öyle ki bu kırıklık bu konudan bi haber olan Groldek’in bile içine işliyordu. Ama asıl acı Glaroth’un yüzüdeydi, “Haklıydın bir kere kendine ihanet eden bunu alışkanlık haline getirir. Getirdiler de bu yüzden kendi kıtamızdan sürülmemiz de bize yardım eden Kedfith’e de saldırmalarının da etkisi bundan. Bir kere yaptık niye bir daha yapmayalım. Ancak ben bir kere daha ihanet etmedim, ve bu yüzden “Hain” olarak biliniyorum ne kadar ironik değil mi?”

“Hain toplulukta yalnız kalandır.” dedi Üstad, sesi keskin bir acıya dönüşmüştü. “Bunu benden başka kimse bilemez. Gerçekleri söyleyip ayakta kalandır, ama kendine acıma Glaroth sen kendin hep güvenli yolu seçtin kendine doğru an gelmeden de hep Kedfith’in yanında durdun o yüzden başlangıçtaki adamımın sözünü bir kez daha soracağım. Gerçeği gördüğün hatanı anladığın için mi buradasın yoksa yeni bir devir kapatım kendin mi tanrı olmak niyetindesin? Ona göre kararımı vereceğim?”

“Neyin kararını ?” dedi Glaroth bir an için kaşları çatılmıştı.

Üstad’ın kontrol ettiği adam sol kolunu sıyırıp siyah kılıcını çekti. Sol kolundaki altın bir bileklik soğuk bir metal ışığıyla yıkanmaktaydı. “Seni burada infaz edip etmeyeceğimin.” dedi katı sert bir sesle.

Glaroth sessizce pelerinin tokasını çözdü, pelerini yere düşerken gri gözleri Üstad’ın kontrol ettiği adamdaydı. “Zorbalıkla yola gelmeyeceğimi bilmen gerekirdi Üstad Valerion. Yaptıklarımdan pişmanım o güne bir daha dönsek senin yanında yer alırdım ancak senin şu anki amacının gerçeğin tanrılarını geri getirmek olduğunu düşünmüyorum.”

“Ben günlerin başlangıcından beri var olan, Üstad halkasının yedi yüz on ikincisiyim. V.R.’nin iradesini ben taşıyorum. “ dedi Üstad sesi kalın bir kasvetle parlamıştı, yabancının siyah gözlerinin içinde bile öfkesi hissediliyordu. “Bu iradeyi korumak için biz inanlar acı çekti, biz inananlar dışlandı yok edildi, sürüldü. Şimdi sen, her zaman tepeler üstünde kendini korurken benim amacımı mı sorguluyorsun Houra Glaroth!

Üstad’ın sesi son kelimede sesi öyle bir yükseldi ki Groldek muazzam vücutlu bir Metal Trollü olmasına rağmen dizleri üzerinde yere kapaklanma zorunda hissetti kendini. Güç bela dayanabildi bu arzuya, oysa Glaroth dimdik duruyordu. Yere düşmüş kırmızı pelerinin ardından kırmızı cüppesininde önünü açarak çıkardı. Sarı hareler işlenmiş, beyaz zırhı açığa çıktı.

“Jüstisar adı verilen bu dünyada sadece bizler yokuz, hiçbir zamanda olmadık. V.R den başka ata ruhları da var oldu, onların da Üstadları vardı. Arkonların Ei’vası, Thenguların Ken’ne-ghithon’ı gibi bir çok ata ruh, yol göstericiler. Ben O ırkların sürüldükleri yerden tekrar çıkaramak için kendimize veremediğimiz bu özgürlüğü onlara vermek için bu melun düzeni yıkmaya çalışıyorum senin gibi tek düzen tek tanrı bilinci bu topraklarda hiç olmadı Üstad. Hiç bir zaman yaşanmadı.”

“Bu yüzden mi Kefaretin Bekçisini öldürdün Glaroth?” dedi Üstad “Kendi halkının bekçisini öldürüp emanetlerini yok ettin. Ancak diğer halkların mı tanrılarına inanacaksın. Biz İlkitiliz, ilk ırk biz medeniyet kurarken diğerleri hayvandılar. Onların atalarının ruhlarına saygı duyduğun kadar kendi atana saygı duydun mu kendi emanetine. Duymadın sadece geçmiş pişmanlığını dindirmek için bunu yapıyorsun?”

“Çünkü Hieandar diye bir şey kalmadı artık?” dedi Glaroth Üstad’a “Biz onların artıklarından başka bir şey değiliz. Oysa diğerleri bizden daha olgun bir halktılar. Şu yanımda gördüğün Arkon’un ilerlediği teknoloji seviyesi Kedfith’in halklarından kat kat fazla. Hayatımda çok savaştım bunların çoğu saçma ve gereksizdi, emir verildi ben uyguladım. Kefaretin Bekçisini öldürmekte yaptığım hatalardan biriydi. Ancak bu hatalardan dönüp Kedfith’i o yerinden indirmek yapabileceğimiz son iyilik olur çünkü bizim ve V.R’nin zamanı geçti artık?”

Büyük üstadı duraksadı sesindeki öfke azaldı. “ Yaşlandıkça bilgeleşmişsin, Glaroth. Sözlerin doğruluk payı var ancak V.R’nin öğretileri sadece bizim ırkımızı kapsamıyor. Kedfith ve diğerlerinin oluşturduğu ırklar da bizim sorumluluğumuzda onların sapkın inançlardan temizlenmesi ve gerçeği öğrenmeleri de gerekiyor. Evet, belki de Hiandarların devri geride kaldı ama V.R’nin iradesi bu topraklarda hiç bir zaman silinmeyecek.”

Glaroth başını kaldırdı, bir an gözüyle şaşkına dönmüş olan Groldek’e baktıktan sonra, Üstadın kontrol ettiği adamın gözlerinin içie baktı. “Neredesin? Seninle konuşmam gerekecekse bunu bir ulak üzerinde etrafta gözler varken yapmayacağım.”

“Bir zamanlar evimiz olan yerde.” dedi siyah adam elinde bir parşömen açarken “ Bekliyor olacağım.” Dedikten sonra ortadan kayboldu.


***


Savurlan zincirden rahatça sıyrılan Greece rakibinin yanına geçerek hızla sıçradı sağından bir tekme savurdu. Adamın hızı şaşırtıcıydı hızla atının üzerinden kalkmıştı , ancak Greece nereye doğru kaçacağını çok net görmüştü, O yüzden diğer ayağıyla savurduğu tekmesi adamı böğründen yakalayıp ileriye doğru savurdu.

Siyah giysili adam atın üzerinden savrularak aşağıya doğru düştü. Toz toprak üzerinde yuvarlandıktan sonra yüzündeki peçe boş rüzgarda savruldu. Greece elinde hançerini sıkıntıyla oynattı. Bu Oscorp Harlin’di.

“Asıl aptal sensin Harlin.” dedi Greece, yerde yatan adama doğru ilerlerken, eliyle Simarios Snaga’nın cesedni gösterdi. “Bu adamla birlik olanların hepsi felaketi gördü, acıyı tattı. O kendi bekasından başka bir şey düşünmeyen, yaşlı bir pislikten başka bir şey değildi.”

Harlin konuşmadı ancak o sırada rüzgar gibi bir şey, Greece’e doğru atıldı. Greece başını son anda eğerek darbeyi savuşturduğu anda, ona saldıran adan kendi ekseni etrafında hızla dönerek kılıcı Greece’e doğru savurdu. Kılıcı hançerini ters tutarak durduran Greece yüzündeki ifadeyi korudu.

“Uzaktan saldırman senin için daha güvenliydi Scart Corpean.” dedi Greece, boştaki eliyle adamın zırhına doğru sert bir yumruk savurdu. Corpean’ın gümüş rengi karın zırhı olduğu yere göçtü. Scart Corpean elinden kılıcı düşürerek, karnını tuttu ve dizlerinin üzerie çöktü.

“Darbelerin eskisinden de güçlü.” dedi Scart corpean ağzındaki kanı silerken. “Sen...kendine ne yaptın?”
Greece kukuletasını başına doğru çekti, “Size yumuşak davrandım.” Dedi katıksız bir sesle “ Daha önce o zırhı delip göğsüne kolumu da sokmuştum. Hükümsüzlerin öldürülecek listesinde olmasanız çoktan ölmüştünüz. Benden ufak bir darbe alıp yere yığılıyorsanız bu savaşta rolünüz yok kaçın bir delikte saklanın.”

“Bununla ilgili bir planımız vardı...” dedi Harlin öfkeyle “Ama sen bunu mahvettin.”

Greece ilerlerken onlara doğru döndü. Saydam gözleri gün ışığında parlıyordu. “Şu hızınız, giyidiğiniz büyücü botlarından. Ancak, dövüşmeyi bilmedikten sonra hız işe yaramaz. Gücü alacaksanız bunu büyücülere güvenerek değil kendinize inanarak yapın.”

Oscorp ile Scart bir şey demeden Ölülerin Bekçisine doğru baktılar. Greece ise daha fazla bakmadan arabanın gideceği istikamete doğru yavaş yavaş yürüdü. Etraflarında toplanan, öldürdüğü barbarın askerleri bu süre zarfında dövüşü izlemiş Simarios Snaga’nın ve yanındakilerin yenildiğini gören adamlar olduğu yerde kalakalmıştı. Onların arasından tereddütsüzce geçerken birden büyük bir homurtu duyuldu. Gerideki barbar saflarından büyük bir haykırış yükseldi. Dev bir siyah ayı barbarların arasından ortaya çıktı dört ayak üzerinde bile nerdeyse dört metreye yakındı. Aama onun dikkatini çeken ayı değildi onun gibi yaratıkları çok öldürmüştü.

Onun dikkatini çeken, sarı saçları düğümlerle bağlanmış çıplak göğsünde ince bir yelek. Kafasında bir sincap kürküyle mavi gözlerinde öfkeyle ona bakan, bir elinde kan revan içinde kalmış bir gece elfini tutan. Diğer elinde kocaman bir balta almış dev gibi barbardı nedeyse üç metre boyunda gibi gözüküyordu. Öyleki nerdeyse çok uzun yıllar önce savaştığı İblislerin boyutundaydı. Greece kafasını sağa sola kıtlattığında adam elindeki gece elfini onun önüne attı.

Girofil boş bir çuval gibi kanlar içinde yere düştü. Karşısındaki adamın gözleri bir öldürdüğü, barbara bir de Simarios Snaga’ya doğru gitti. Öfkeyle kolları genişledi burun delikleri kabardı. “SEN!” dedi öfkeyle “Bütün ölümlerin arkasında bu sinsi tuzağınız vardı demek. Önce Elrohir şimdi de Simarios, demek hükümsüzlerden önce onun kullandığı maşaları öldürmem gerekecek.”

Greece kayıtsızca durdu, Girofil’e doğru baktı. Yaşam ibaresi görülmüyordu gerçi bunu bilemezdi, ancak Girofil sonraki işti. Başını kaldırarak dev gibi barbara baktı. Yumruklarını sıktı, “Yapamayacağı şeyleri söyleyen insanlardan nefret ederim.” Dedi ve ekledi “Demek sende bu gerçeği anlamak istiyorsun... Are.”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 24 Oca 2014 19:09

Bölüm: 6 Katliam

Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde,

Greece Simarios Snaga'yı öldürdükten sonra, Scart Corpean ve Oscorp Harlinle savaşır onlar karşısında hiç zorlanmazken karşısına çok güçlü bir düşman çıkar.

Girofil boş bir çuval gibi kanlar içinde yere düştü. Karşısındaki adamın gözleri bir öldürdüğü, barbara bir de Simarios Snaga’ya doğru gitti. Öfkeyle kolları genişledi burun delikleri kabardı. “SEN!” dedi öfkeyle “Bütün ölümlerin arkasında bu sinsi tuzağınız vardı demek. Önce Elrohir şimdi de Simarios, demek hükümsüzlerden önce onun kullandığı maşaları öldürmem gerekecek.”

Greece kayıtsızca durdu, Girofil’e doğru baktı. Yaşam ibaresi görülmüyordu gerçi bunu bilemezdi, ancak Girofil sonraki işti. Başını kaldırarak dev gibi barbara baktı. Yumruklarını sıktı, “Yapamayacağı şeyleri söyleyen insanlardan nefret ederim.” Dedi ve ekledi “Demek sende bu gerçeği anlamak istiyorsun... Are.”




Are , Ayısının üzerinden şimşek gibi bir hızla Greece’in üzerine atladı. Greece yana doğru hızlı bir hareketle kaçarken Are’nin baltası Gree’nin boynunun üzerinde ince bir çizik oluşturdu. Greece yana kaydığında etraf toz tabakasıyla kaplanmıştı. Greece vakit kaybetmeden arka ayaklarından destek alarak, hızla sağ yumruğuyla Are’nin üzerine uçtu.

Are keskin bir hızla kendi ekseni etrafında dönerek baltasının düz kısmını Greece’in suratına geçirdi. Greece darbenin etkisiyle geriye toz toprak içinde yuvarlandı. Ancak, bir dakika bile duraksamadan dizlerinin üzerindeydi. Hızlı bir hareketle kukuletasını açtı, çok kısa kesilmiş siyah-gri saçlarının içinden başlayıp alnından çenesine ilerleyen kırmızı kan dışında sureti taş gibiydi. Dudakları, keskinlik içinde iki yana doğru kıvrılmış derin metalik gri gözlerinin üzerindeki kalın kaşları çatılmıştı.

Are, gözleri görünce duraksadı. “ İkinci jenerasyondansın demek. Girofil demek sana bu yüzden güveniyormuş ki bu tarafa kaçmaya çalıştı.”

Greece yumruğunu sıktı, yumruğunun etrafındaki hava ani titreşime uğradı, titreşim Greece’in koluna yayılırken Kolu nerdeyse bulanık bir halde titreşim haline gelen, Ölülerin Bekçisi hızlı bir ivmeyle ileri atıldı. Are baltasını Greece’e kükreyerek savururken, Greece üçlü darbeden çekilip Arenin hemen yanında bitip dizçöktü ardından hızlı bir ivmeyle yumruğu Bozkırın Efendisinin çenesine geçirdi.

Are bir adım geriye doğru atarken göğsünde yumruğun hizasından beri ince bir kesik belirdi. Ancak çenesinde ufak sıyrık ve ağzının kenarındaki kan dışında, bir iz yoktu. Delice bakışları Greece’i süzerken, Greece iyice kaşlarını çatmıştı.

“Vücudun yolunu biliyorsun?” dedi Greece, şaşkınca Are’ye bakarak. Attığı yumruk onun çenesini koparmalıydı.

“İç ruh yönlendirmesini kast ediyorsun sanırım.” dedi Are elini çenesine götürerek kanı sildi. “Bunu bulan adam benim çocuk, KENDİNİ BİR ŞEY SANMA!”

Are sakin sakin konuşurken, bir anda kükremesiyle saldırması bir olmuştu. Arenin boştaki havada yeşil bir enerjiyle titrerken yıldırım gibi Greece’in sol böğründen yakaalyıp uzağa savurdu. Greece ağzından kan kusarak toprakta yuvarlandı. Vücut enerjisiyle dengelemeye çalışmıştı ancak en az dört kaburgası kırılmıştı, Are onun üzerine gelirken gözleri iyice kısıldı bu nasıl bir güçtü böyle Sensei Hansel bile bu denli güçlü vuruşlar yapamıyordu. İlkdoğanların güçlerinin hep büyüden geldiğine inanmıştı, buna önleminide almıştı ancak bu adam büyünün zerresini kullanmıyordu. Üstüne üstlük o son darbesi bir atı ikiye bölecek kadar güçlüydü.

“Are..” dedi ağzındaki kanı tükürerek, ayağa kalktı.

Are onun kalktığını görünce muazzam bir hızla sıçarayarak, Greece’in kafasını koltuk altıyla yakalayıp onu düz bir biçimde yere çaktı. Greece bir an içinde Barbarın nasıl hızlanabildiğini çözememişti. Are onun boğazından tutup kaldırdığında da hala aynı şeyi düşünüyordu. Greece’in kafası dışında ağzı ve burnu da kanıyordu. Are’nin mengene gibi elleri Ölülerin Bekçisinin gırtlağını iyice sıkarken onu sallıyor etrafa gösteriyordu.

“İbret alın! Tanrıların inayetine karşı gelen her kim olursa olsun sonu bu şekilde olacak.” Dedi kükreyerek. “ Onlarında gırtlaklarını bu şekilde parçalayacağım ve son-“

Kalabalık çoşkuyla Are’ye destek verirken, Scart ile Oscorp da şaşkınlıkla izlerlerken, biri bir yağmur hafifliğiyle Are’nin arkasında belirmiş bir saniye içinde elini iki kürek kemiği arasına koymuştu.

“Ritmik şok.” diye mırıldandı Torano, beyaz pelerini yere henüz değmişken saldırısını yapmıştı. Are dışardan bir darbe almış gibi görünmesede sesi bir an kesildi Mengene gibi elleri bir an gevşedi. Greece ise fırsattan istifade ederek tüm gücüyle bacağıyla Are’nin koluna tekme atarak kendini b u makastan kurtara bildiği anda Torano bu sefer yanında belirdi.

“Gidiyoruz.” dedi kati bir suretle, Torano sesi daha da sertleşmiş, kendisi ile anılan o saydamsı gözlükleri takmıştı. Nerdeyse alnını ve gözlerini kapatan bu saydamsı cam maddeyle her şeyi gördüğü söylenirdi Şimşek Shirbazının.
Are derin nefes alarak kendine geldi, yüzünde tiksiti dolu bir ifadeyle “Büyücü, demek kalbimi şokla durdurmak istedin basit ama çok zekice bir büyü.”

Torano, Greece’e doğru baktı. Greece başını olumsuz manada iki yana doğru salladı korkak gibi kaçmaya niyeti yoktu. O sırada etraftaki sıralardan ok gıcırtıları mızrak çekiş sesleri yükseldi ancak Are elini kaldırdı. “ Onursuz davranmayın, kimse yüzleşemeyeceği kişiye ok ve yay çekmesin.”

Oklar ve mızraklar hızla inerken, Torano kendi etrafında dönerek ellerine yıldırımlar çağırdı, bunları birer birer Are’nin üzerine yollarken Greece sağa sola hızlı adımlar atarak hızla ileriye atıldı. Are yıldırım darbelerini hiç umursamadan karşıladı. Üzerinde patlayan yıldırımlar cazırtıyla etrafa dağılırlarken Kafasına doğru sıçrayan Greece’in tekmesini hızla eğilerek savuşturdu Arından baltasını savuracakken koca bir yıldırım üzerine düştü.

Üzerinden dumanlar tüterken Greece tüm enerjisini sağ bacağında biriktirdiği gibi Are’ye savurdu. Are yıldırımdan kamaşan gözlerini açtığında sağ böğründe derin bir acı hissetti. Greece’in tekmesi dev barbarın sağ böğrüne gelmişti. Greece kükreyerek tüm gücünü bacağına verdiğinde. Are’nin ağzından kan fışkırarak kenara doğru sendeledi.

O sırada havaya sıçrayıp, ellerini yanlamasını açan Torano havada şimşekten bir mızrak oluşturdu. Mızrağı hızla Areye doğru sallarken Are öne doğru dalarak, mızrağı savuşturdu ardından elinde birden beliren yeşil maddesel gözükmeyen Hançeri, onun karnına sapladı.Torano üç kat büyü kalkanını delen hançerin ona saplandıktan sonra kaybolduğunu görünce, “Ruh...” diye mırıldandı ancak Arenin işi bitmemişti diğer elindeki Baltayı büyücünün kafasına savurdu.

Ancak Greece bu sefer tekmesini dev Barbarın koluna savurdu. Greece’in acı kuvveti Are’nin baltasını elinden düşürmeye niyetlenmişti ancak sadece kolunun yönünü değiştirebildi. Balta yere düşmekte olan Torano’nun kafasına değil hemen yanına toprağa saplandı.

Greece hızla titreştiği güç yumruğunu kaplan pençesine çevirip, dev barbarın suratına savurdu. Are reflleksiyle başını yana doğru çekti ama Greece’in pençesi keskin bir bıçak gibi Barbarın çenesinin yanından boynuna doğru dümdüz ince bir kesik oluşturdu. Are öfkeyle hırlayarak baltasını toprakta bıraktı iki eliyle de Greece’in belini kavrayarak, tuttuğu gibi havaya sıçradı. Greece çaresizce mengeneden kurtulmaya çalıştı ancak Bozkırın efendisinin kuvveti muazzamdı. Havada ters dönerek hızla taklarar atığ Greece’in kafasını toprağa çaktı.

Greecein ayakları bez bir bebek gibi yere düşerken Are boynundaki kanı silerek ayağa kalktığında, yüzünün önünde birden bire Torano’nun eli belirdi. Büyücünün ayakları yere değmenden havada, eli Arenin yüzünü kavradığında, ağzının kenarındaki kanla konuştu;

“Topraklama.”

O anda büyük bir yıldırım yerin altından çıkıp Torano’nun elinde belirdi, ancak gideceği yol olarak Are’nin vücudunu kullanmıştı. Torano elindeki yıldırımı gökyüzüne yolladığında, Are üzerinde buharlar tüterek bir iki adım geriye çekildi. Ardından öfkeyle gözleri kısıldı, nerdeyse kıpkırmızı bir kan çanağına dönüşen gözlerle Torano’yu yakalamak için hılza ileri atıldı ama Torano yıldırımın hızıyla geriye doğru Greece’in yanına ışınlandı.

Greece nefes alıyordu ancak o son darbeden dolayı aya kalkamayacak durumdaydı, hızla Greece i Are’nin erişemeyeceği noktaya ışınlanarak taşıdı. Hemen arkasında Scart corpean ile Oscorp Harlin’i görünce oldukça şaşırdı. Ancak buna vakit yoktu Arenin elinde yeşil enerjiden ok ve yay belirmişti oku hızla çekip atınca hızla yana ışınlanarak kurtulabilmişti. Çünkü bu bir tür ruh, daha doğrusu enerjinin gücüne karşı hiç bir koruma büyüsü işlemezdi. Ancak ışınlanma gücü de azalıyordu bir an Oscorp Harlin’e doğru baktı.

“Sizi bu beladan kurtarabilirim, ancak tek uzun sefer ışınlana bilme gücüm kaldı. O süre zarfında Girofil’i yanıma getirebilirseniz, sizi buradan çok uzağa sürebilirim.”

Harlin bir an Corpean’a baktıktan sonra hızla Girofil’in yığılmış bedenine doğru koştu. Oldukça hızlıydı ancak Are bir anda önünde belirdi Bozkırın Efendisi elinde birden bire ortaya çıkan yeşil enerjiden hançeri Corpean’nın bacağına sapladığı gibi kiralık katili havaya savurdu. Harlin ne yapacağını şaşırmış acı içinde inlerken Barbarın diğer elinde enerjiden kocaman bir balta belirdi.

Corpean öfkeyle hızla yayını çekerek oku Areye doğru yolladı. Arenin vücudunda aynı elindeki, enerjiden silahlar gibi yeşil bir aura belirmişti. Baltasını öfkeyle Harlin’in kafasına indirirken Corpeanın oku Bozkırın efendisinin , vücudundan sekip kırılarak parçalandı. Balta Astgarların en iyi süikastçisinin kafasını uçururken, Scart Corpean öfkeyle uluyarak kılıcını çekti ama Torano bembeyaz bir yüzle bir Girofil’e Bir Harlin’e bir de Simarios Snaga’ya baktıktan sonra Scart’In kolunu tuttu.

“Yapacak bir şey yok, Girofil’i burada ölüme terk edeceğiz.” dedi güç bela duyulabilen bir sesle.
Scart ona doğru bakan Sarı gözünü kıstı, ancak Are öldürdüğü Kiralık katilin cesedinnin üzerinden onlara doğru baktığında, sarı saçları yeşil bir auranın üzerinde dalganıyordu. Yüzü vahşi bir canavarın yırtıcı sülietiydi adete ve gözleri buz mavisinden dümdüz gri bir göze dönüşmüştü. Ani bir hızla Torano’nun üzerine koştuğunda büyücü elini kaldırdı, Are havada beliren baltasını savurdu.

Ani bir toz bulutu yükseldi, Arenin bir anda elli metreyi aştığı baltasını savurduğu yerde artık kimse yoktu Torano, Scart ve Greece gitmişti.

****

Nickoy hızla arabayı sürerken geriye doğru bakıyordu. Maithun’u getirdikten sonra Torano hemen kaybolmuştu. Planının kusursuz işlemesi gerekiyordu ancak Barbarların lideri uyanık çıkmış, Greece’i yanında sürüklemişti. Sonra aniden Torano arabada belirmiş, Maithun’u bırakmış geri kaybolmuştu. Tehlikeli bir şeyler döndüğü belliydi ancak bunu zaman gösterecekti.

Ağzındaki pipo bitmek üzereydi, gökyüzüne doğru baktı. Güz’ün Hanımı yeni doğmaya başlıyor artık gece çöküyordu. Eskiden Güzün Hanımına Yalancının Hanımı derdi, her zaman görünmeyen kızıl ay bugün gölgelerin arasından ilk kez çıkmıştı. Nickoy bir an kızıl aya baktığında arkasından kovalayan barbarları, Justisar ‘a gelen felaketi, İlkdoğanları Tanrıları, Hükümsüzleri unuttu, eski basit yalın çocukluğu ve gençliği geldi aklına.

O zaman ne Justisar siyasetinin ne teoloji olgunluğunu bilmezdi, o zamanlar mutluydu. İki basit hırsızın bir gün orada bir gün burada avare şekilde dolaştıkları zamanlar her şey basit ve daha güzeldi. O günler çimlere uzanıp gökyüzüne baktıklarında Güzün Hanına yalancıların hanımı adını takarlardı. İnsanların yalancı güvenilmez olduğunu bilmeden.
Nickoy’un yüzü sertleşti, gözleri hüzünlenmişti. “Maria...” diye fısıldadı cebinden bir gül çıkardı, güle doğru bakarken bir eli dizgindeydi diğeri ise titriyor gülü sarsıyordu. Doğduğundan beri bir çok yerde gezmiş çok yer dolaşmış binlerce maske binlerce tiyatro rolü oynamıştı. Kimi zaman müşfik kimi zaman alaycı, kimi zaman korkak kimi zaman cesur biri olmuştu. Fakat yaşadığı yıllar boyunca sadece, ve sadece ona gerçek yüzünü göstermişti. Kendisininkine benzer mavi gözleri ve ışıldayan gülümsemesiyle Maria. Niye Justisardaki en nefret edilesi adamı sevmişti ki....

Ellerindeki gülü parçaladı, Brave Falcon’dan nasıl da nefret ediyordu.

O sırada büyük bir gürültü duyuldu, Araba yalpaladı. Nickoy dizginlere son anda asılarak arabayı devirmekten kurtardı. Bu sırada elini kanlar içinde bırakan gül uzaklaşmış gecenin içinde kaybolmuştu. Nickoy bir an güle doğru baktıktan sonra arabanın içindeki bağırtıları duyunca iç çekerek içeri girdi.

Zaten sıkışık olan Araba, ışınlanma prşöemeninin önünde birden üç adam belirince iyice nefes alınmaz bir yere dönmüştü. Ancak Nickoy, Walger’ın öfke ve acıyla haykırmasından dolayı ilk kez Greece’e doğru baktı Ölülerin Bekçisi taş gibi kıpırtısız duruyordu ağzı yüzü kan içinde kalmıştı Vücudu yaralar içindeydi. Üstelik Torano da ondan farksız sayılmazdı, beyaz cüppesinde büyük bir leke oluşturan karnındaki yara derin gibi gözüküyordu. Bu yüzden anca Büyücü bir köşeye doğru kendini bıraktığı anda davetsiz misafiri fark edebildi.

Zırhında büyük bir göçük, ağzında sızan ince bir kanla, Scart Corpean şaşkınlıkla etrafına bakarak ayağa kalkıyordu. Yüzünün yarısını kapsayan kara maskesinin altından parlayan sarı gözü kısılmıştı. Elini kılıcının kabzasına attığı anda, Nickoy pelerinin içinden uzun sivri hançerlerinden birini çekmiş ona doğrultmuştu bile.

“Sakın Kımıldayayım deme Scart.” dedi Nickoy şapkasının üzerinden.

“Sen!” dedi Scart Corpean kabzasını daha da sıktı ama başka harakette bulunmamıştı. “Burada ne arıyorsun?”

“Bunu sonra tartışın artık.” Dedi Gloria saçını toplamış elinde uzun sivri bir iğne belirmişti ucu parıldıyordu, Torano’yu düzgün bir biçimde yatırdı. Büyücünün bilinci yerindeydi ancak konuşmuyordu. “Beyler dışarı çıkın, Ovidia yanımda kal, Greece ve Torano biraz nefes alsın.”

Walger, bir an isyan edecek oldu ama Gloria’nın buz gibi bakışları onu susturdu herkes kös kös dışarıya doğru çıkarken en son Nickoy kaldı, Gloria’ya doğru bakarak, Kahverengi pelerinni çıkarıp, kadının yanına koydu. “Bir iksire ihtiyacın olursa, istediğini bulacaksın benim Scart’a göz kulak olmam lazım.” diyerek dışarıya çıktı.

Gloria Sendar’ın tüm hanımları gibi iyileştirmede hünerliydi, ona güveneceğini biliyordu ama ortada ne Girofil yokken birden bire Scart’ın çıkmasına akıl sır erdiremiyordu. Üstelik Greece’in bütün kemikleri kırılmış gibi görünüyordu kimle karşılaşmışlardı bunlar böyle. Elini çenesine götürerek arabadan indiğinde bir kayanın üzerine oturup zırh tokalarını açmaya çalışan Scart’a doğru baktı. Scart da bunu hissetmiş gibi bakışlarını ona çevirdi biri gri biri sarı olan iki göz Nickoy’un üzerindeydi.

“Falcon nerede?” dedi katı bir sesle, gözleri Falcon’un oğlu ve Walger’ın olduğu tarafa döndü. İki genç Maithun’un sıyrıklarını ellerinden geldiğince yardım ediyorlardı.

“Burda değil.” Dedi Nickoy sakin bir sesle adamın karşısına doğru yürürken, “Peki ya Harlin? O nerde?”

Astgarın Kralı’nın yüzü bir an acıyla çarpıldı gözlerinde keskin bir öfke vardı, “Öldü.” Dedi ezilmiş göğüs zırhını yere attı. “Gece elfinin tekini kurtarmaya çalışırken.”

Nickoy bir an için ifadesizleşti, Harlin’in ölmesi demek, Hükümsüzlerin gücünü mühürleyen kişilerden birinin daha yok olması demekti. Şimdi Harlin’e göre hükümsüzlerin gücünü mühürleyen kişilerden sadece. Arabada kanlar içinde hareketsiz yatan Greece, Karşısında ona öfkeyle bakan Scart, Kim bilir hangi karanlık planlar yapan Falcon ve ölüp ölmediği kesin olmayan Prens lakaplı katil Kheldar kalmıştı. On bir kişiden kalan dört kişi, kalan son dört can, son dörtlüğe girilmişti belki de üçlüğe bundan emin değildi ama emin olduğu tek bir şey vardı ki Bu son ölüm Hükümsüzlerin gücünü oldukça arttırmıştı.

*****

Alevler mağranın tavanını kapladı, bütün büyük barikatlar yıkılmış kırmızı alevlerin içerisinde mavi mavi için için parlayan büyük bir güç eski labratuvarı yıkıyordu. Etrafta ölenler yaralananlardan oluşan bir kaç kişilik grup vardı.

Somduran, alevlerden çevik bir örümcek gibi sıyrılarak güç bela kaçtı, “Büyü izlennnimi bu kadar arttmaması gerekkkiyordu.” Diye haykırdı yere bir kaç tane anti büyü kalkanı bıraktı ama onlar daha alev yüz metra ötesindeyken eriyip kayboldu.

“Üstad! Yardım edin!” diye haykırdı, Somduran “Durmayacak.”

Alevler içinde mavi bir şekilde parlayan yüz gülümsedi, “Tabi durmayacak harlanmış bir alevin önünde kim durabilir ki?”

Devam edecek...
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 21 Mar 2014 02:18

Bölüm: 7 İtaat



Ölülerin Bekçisi'nin önceki bölümlerinde

Are ile Greece savaşır, Torano daha sonra yardıma gitse bile Areyş yenemezler. Üstelik Girofil'i kurtarmak için harekete geçen Oscorp Harlin'i de Are öldürür. Torano, Scart ve Greece güç bela kaçıp, Nickoy ve grubunun olduğu yere ışınlanma parşömeni sayesinde ışınlanırlar. Toran ve Greece'in yaralarına Gloria bakarken Nickoy ise Oscorp Harlin'in öldüğünü öğrenir.

Oscorp Harlin'in de ölmesiyle Hükümsüzlerin güç mührünü kısıtlayan kişilerden biri daha eksilir ve Akirama en sonunda esaretinden kurtulur.Alevler mağranın tavanını kapladı, bütün büyük barikatlar yıkılmış kırmızı alevlerin içerisinde mavi mavi için için parlayan büyük bir güç eski labratuvarı yıkıyordu. Etrafta ölenler yaralananlardan oluşan bir kaç kişilik grup vardı. Alevler içinde mavi bir şekilde parlayan yüz gülümsedi, “Tabi durmayacak harlanmış bir alevin önünde kim durabilir ki?”





Are, elini yakalamak amacıyla savurdu, büyücünün cüppesine dokunduğu anda büyücü başka bir şekilde ışınlanmıştı bile.

Are öfkeyle yumruğunu kaldırdı, avcunda beliren yeşil bir aura görünüp kayboldu. Gözlerindeki saydamlık kaybolarak yerini gök mavisine bıraktı.

Bakışları etrafına doğru kaydı, yer de kanlar çatlaklar yarıklar ve cesetler vardı. Biraz geride, siyah pelerinli adamın kesik kafasına umursamazca göz attıktan sonra gözleri biraz ileriye donuk mavi gözleriyle ona boş bş bakan siyah saçlı dostuna doğru baktı. Kendi kanı, Sekiz mızrağın Kralı Barok’u ölü görünce içi burkuldu.

Ama onu üzen aslında hiç bir zaman hoşlanmasada kara sakalları kanla keçeleşmiş boş gözlerle ona doğru ölü gözlerle bakan Simarios idi. Geçmişten bir çok görüntü geldi gözlerine, çok çok uzun yıllar önceki görüntüler, birlikte başka bir dünyaın havasını soludukları dokuz kişi... Simarios ne de olsa dokuz kardeşinden biriydi.

Are’nin kanları yol yol vücudundan aşağıya doğru damlarken, yüzü giderek kararıyordu. Öfke onun tüm benliğini öyle bir ele geçirmiştiki önündeki her ölüm yüreğini sıkan bir mengene gibiydi. Önce Elrohir, şimdi de Simarios kardeşleri böyle bir şeyi en son Archiond’un ihanetiyle yaşamıştı. Rüzgarı yüzünde hissetti yere doğru saplanmış baltasına baktı.

Bir an eline baltasını alıp, öfkeyle koşmak istedi ancak nereye? Ne koşulacak bir yer vardı ne savaşılacak bir düşman elinden kaçırdığı baltasını alıp düşmanları ikiye böldüğü günler herşey kolaydı. Bu kadar büyük bir ihaneti nasıl kaldırabilirdi? Vücudu titrerken kanın bir damlasının bozkır toprağına düştüğünü gördü. Yıllardır bu toprağa kanlarını dökmemişler miydi?

“Lebeouf” dedi Are, aniden ona doğru bakan dev gibi siyah ayı yanına doğru sokuldu, Ayının siyah tüylerini okşayan Are’nin yaraları iyileşmeye başladı. Boynundaki kesik dumanlar tüterek iyileşmeye başlarken yüzü giderek gaddar bir ifadeye bürünüyordu. Vücudundaki yaralar iyileşirken kardeşlerinin hepsi gençlik yaşlılık her türlü halleri gözlerinin önüne geldi.

Endimiyon, Archiond,Kahrun, Simarios...ve Elrohir. Onlar karanlık bir çehrede yetişmişlerdi kimseleri yokken birbirlerini bulmuşlardı, Gençiklerinde beraber eğlenmişler beraber savaşmışlar beraber ağlamışlardı. Artık çoğu hatta nerdeyse hepsi açıklığın diğer tarafına geçmişlerdi. Yenilmişler acı bir biçimde öldürülmüşlerdi.

Hem de basit uşaklar tarafından, Bir zamanlar dev trolleri dize getirirken, şimdi nasıl bu kadar güçsüz düşmüşlerdi... Etrafında bir çok bozkır üyesi sessizce onu izlerken, Bozkırın efendisi kendisini son derece yanlız oldığunu hissetti. Bu savaşta tek başınaydı yaşayan ilk doğan kalmışmıydı onu bile hissedemiyordu artık. Cesetler arasında dalgın algın yürüken hala kesik kesik nefes alan Girofil’i gördü. Anlaşılan onu tam olarak öldürmemişti. Yere saplı olan baltasını eline aldı, işi bitirmeliydi babasına hainlik eden evladın nefes alması Elrohir’in ansına zalimlikten başka bir şey değildi.

Elini kaldırdı Baltası batan gün ışığıyla yıkanırken Arenin kaşları çatıldı hızla baltayı indirecekken Naif bir rüzgar hissetti arkasında önce sonra beline minik bir el dokundu. “Dur, Are.”

Are şaşkınlıkla duraksayarak arkasına baktı. Arkasında, birden toprağın içinden yükselmiş, altın sarışı saçları gün ışıyla parlayan gözleri, koyu mavi bir orman elfi belirmişti. Omuzları üzerinde beyaz yeşil bir kıyafet vücudunu sarmaktaydı.

“ Bilmediğin şeyler var.”

Are duraksayarak gözleri açıldı, binlerce yıldır yemin verdiği ormanlardan dışarı adım atmayan dört binyıldır kimseyle bağlantı kurmayan, Ormanın Kalbi, orman elflerinin ilkdoğanı, uzun zamandır görmediği kardeşi, karşısındaydı.

“Elwing...”

Karşısındaki ufak tefek kadın gülümsedi, “ Endişelenme, Are... Yanlız değilsin.”


***********

Alevler içinde mavi bir şekilde parlayan yüz gülümsedi, “Tabi durmayacak harlanmış bir alevin önünde kim durabilir ki?”

“Ben...” dedi derinden bir gelen ses ellerini başına koyduktan bir saniye sonra, Alevlerin arasından Akirama'nın önünde belirerek göğüsünün alt kısmına yumruğunu geçirdi, elindeki küçük bir maddeyi Akirama'nın göğsünün ortasına sıkıştırdı. Akirama’nın alevleri bir anda söndü. Öksürerek dizleri üzerine düştü.

“Üstad...İmkansız...” dedi dizlerinin üzerinden kalkacakken öksürerek tekrar dizleri üzerine çöktü

“İmkanlı.” dedi Üstad, sert bir sesle. “Büyü gücün bu derece nasıl yükseldi bilmiyorum. Büyü çıkış noktan hep belliydi ve seni bu zayıf halindeyken yenmek oldukça kolay ola-“

O sırada uzun bir kılıç Üstad’ın kafasının üzerinden geçti. Büyük üstad, darbe arkadan gelmesine rağmen geriye doğru bir adım attı. Ona saldıran Kumral bir şövalyeydi, kendi adamlarından olan Anvion Kheldar’ı buraya getirmekle görevlendirmişti.

Üstad derin yeşil gözüyle Anvionu süzdükten sonra görünen gözü kısıldı, “Demek sendin Clemante, bu kadar basit bir şey gözümüzden kaçtı demek.”

Kumral bir şövalye, ani bir titreşimle siyah uzun saçları omuzlarının üzerinde dalganan, sürmeli kırmızı gözlerinin altında parlayan bir gülümsemeyle ona bakan güzel fizikli bir kadına dönüştü. “İlk öğretici, açıkcası sizi gördüğüme çok şaşırdım. Nasıl ölmediğiniz tam bir muamma.”

“Üstad bozuntusu...” diye küfretti Akirama vücudunda ani küçük küçük alevler parıldıyordu. Ancak haraket edemeden dizlerinin üzerine çökmüştü.

“Kheldar ile Anvion’u öldürdün demek.” dedi Üstad ciddiyetle bir adım attı bir eli belindeydi, omuzundan vücuduna dolanmış başını da saran mor pelerini yere sürünmeden dalgalanıyordu. “Bu zamana kadar ortaya çıkmamanın sebebi neydi? Her yerde seni aradım?”

Clemante gülümsedi, “Benim asıl özelliğimi unutuyorsun.” Dedi ve bir anda saçlarında hafif bir beyazlı ve ince sakallı bir Robin Harwart’a dönüştü “Senin kararların onursuz Üstad.” Dedi Robin’İn tok sesi sonra Robin yine Yüzlerin Hanımına dönüştü. Elini çenesine götürerek. “Tüm, ölecek adamları bir araya topluyordum, Sthis’e bu planda kısmen işe yaradı. Bir Greece bir de Falcon elimden kaçtı, ancak onlar sorun değil bulunması Kheldar’dan zor değillerdi. Üstelik burada seni öldürecek olmak da bu işin bir eğlencesi olacak değil mi?”

Akirama’ya doğru göz ucuyla bakan Clemante, başını hafif sola yatırdı, “Üstad ancak anlaşma yapabiliriz. Akirama’nın serbest kalması karşılığında buradaki herkesi öldürmeyeceğim, ve sana acı çektirmeyeceğim.”

“Benim artık acı çekebileceğimi nereden çıkardın, Eleria Clemante.” dedi Üstad bir anda hızlı bir adımda Clemante’nin burnun dibinde belirdi, Clemante çevik bir hareketle geriye doğru sıçrarken elinde kırbacı bir şaklamayla dönerek Üstad’a doğru kavisle savurdu.

Üstad kırbaçtan oldukça rahat bir biçimde kaçtıktan sonra, “Nereye vuracağını ne tür hareketler yapacağını çoktan hesapladım Eleria, Bu dövüşün bitmesi an meselesi.” Dedi kırbaç yere indiğinde diz çökmüş bir halde Clemante’nin dizinin dibinde belirdi.

“Yapma, baba.” dedi Clemante, Üstad duraksadı, Clemantenin olduğu yerde metalik tenli mor saçlı hiandar bir kadın vardı. Üstad’ın ani duraksaması o kadındaki yüz ifadesinin sertleşmesine kadının Üstadı kırbacıyla tamamen yakalamasına sebep oldu.

Üstad mor pelerinin üzerinden onu iyice sıkan kırbaca doğru baktıktan sonra görünen gözünü Clemante’ye çevirdi. Gözleri nefret doluydu Üstad’ın. Clemante ise gülümsüyordu “Peki bunu hesapladın mı zihnin hükümdarı? Bu bir anlık duraksamayı hesapladın mı peki?”

Üstad tek gözünü ona dikmiş vaziyette kalırken buz gibi bir sesle “Hesapladım.” Dedi. Birden Üstad’ın Mor pelerini şişerek genişledi.Kement genişler genişlemez, pelerininin üzerinden atan Üstadın eli Clemante’nin kafasındaydı. Üstadın ince uzun parmakları Hükümsüzün kafasını kavramış, üstadın elinin ayası Clemante’nin alınına dayanmıştı.

“Ah, Hayır!” dedi Akirama acıyla bakarken. Clemantenin ağzından köpükler çıkarak bez bir bebek gibi yere devrildi. Üstadın parçalanmış yüzü pelerinini geride bıraktığı için meydandaydı, pelerinin içine kısa bir tunik ve uzun bir altlık giymişti, Vücudunun yarısı metal olduğundan Akirama’nın gözleri büyümüştü.

“Bu nasıl olur?” dedi Akirama Üstada şaşkınlıkla bakıyordu.

“Yüzümü gördüğüne niye bu kadar şaşırdın” dedi alt çene kemiği olmadan konuşan Üstad’ın burunu kemiğine kadar sıyrılmıştı, sağ göz çukuru boştu, sol göz çukurundaki yeşil gözdeki kıvılcım olmasa bu yüz parçalanmış bir cesedin yüzüydü.

Üstad sakince elmacık kemikler ve kafasının sağ yanındaki yanıkları göstererek. “Bunları sen yaptın unuttun mu?” sonra eli oradan boş göz çukuruna doğru gitti. “Bunu kim yaptı hatırlıyor musun?”

“Zacharias.” dedi Akirama direkt Üstad’ın yüzüne bakıyordu. “ Beni duygusal vaazlarla etkileyeceğini mi sanıyorsun, Fozkitiliarı hiç bir zaman bir tanrının oluşturduğuna inanmadım, Ne senin saçma tanrın ne de aptal ritüellerin umrumdaydı.”

“Ya korumaya yemin ettiğin halkın onlar da mı umrunda değildi Doğu Ordularının Kumandanı?” dedi, Üstad yanık yüzünü ona doğru yaklaştırdığında Akirama yüzünü çevirdi. “Sen bir askerdin Akirama, Bak bana şimdi! Bana baktıkça korumaya yemin ettiğin binlerce kişiyi yaktığını görmüyor musun?”

Akirama yutkundu, koyu kızıl kaşları iyice çatıldı “Legistas, bunun olması gerekli olduğunu söylemişti. Bazı şeyleri feda etmeden güç kazanamazdık.”

Üstad’ın gözleri kısıldı. “Siz..” dedi soluksuzca sesi değişmiş katıksız bir nefretle dolmuştu. “Siz... hiç bir şekilde hayatta kalmayı hak etmiyorsunuz. Sen gözünü bile kırpmadan halkımızı öldürdükten sonra ne fedakarlığından bahsediyorsun.”

Bunu diyen Üstadın yerdeki mor pelerinini dalgalanarak birden yüzünü ve ellerini sardığında elinde gümüş büyük bir topuz belirdi kenarları dikenli olan bu topuzun üzerine V.R işlenmişti. Topuzun tutacağını iyice kavrayan Üstad “FEDAKARLIK BUDUR!” diye kükredi ve topuzunu Savaşın Hükümdarına öyle bir şekilde savurdu ki Akiramanın yüzünün sağ tarafı nerdeyse parçalanarak geriye doğru düştü.

Kan ve kemik yığını mağaranın zeminine dağılırken. Üstad, elini Akiramanın üzerine koydu, “Henüz öleceğini mi zannediyorsun.” dedi ardından Akirama acıyla inleyerek yüzünün sol yanını tutarak geriye doğru çekildi.

Üstad mor pelerinini geriye çekerek gürzünü kemerine doğru koydu. Dim dik dururken karşısındaki yüzünün sol tarafı tanınmayacak hale gelen Akiramaya doğru baktı. “ Bu ihanetinize karşı yine de merhametliyim, size ölmeden önce Kedfith ve grubundan intikam alma fırsatı sunuyorum. Çünkü İntikamın ne derece bezdirici ne derece yüreği yakıcı duygu olduğunu bilirim. Şimdi Gidin! Ve bana saldırmadan önce sizin beş hamle önünüzde olduğumu unutmayın.”

“Bunu neden yapıyorsun?” dedi Akirama öfkeyle, “Yenildiysem öldür beni bu hakkın!”

“ Benden fiziksel olarak da büyüsel olarak da güçlüsün ama seni nasıl yendim Akirama.” Dedi Üstad ona doğru başını kaldırarak baktı. “Çünkü ne kadar yıkıcı gücünüz olursa olsun herkes zaafları kadar güçlüdür ve ben binlerce yıldır hepinizin tek tek zaaflarını inceledim araştırdım. Seni öldürmememin nedenide sizi kafesinizden çıkarma nedenimle aynı: Neler yapacağınızı görebilmek. Ama şunu unutma ihanet eden daima ihanete uğramaya mahkumdur, Akirama. Şimdi Clemante’yi al ve git Zacharias’a da korkularında haklı olduğunu söyle; istersem beşinizi birden öldürebilirim. Ancak bunu istemiyorum, şimdilik.”

Akirama, güç bela ayağa kalkarak,Clemante’yi omuzuna aldı, O anda Üstad bir bilek hareketiyle Mağaranın bir girişini açtı. “Bu tünelden ilerlersen çıkışı bulacaksın.” Akirama gitmeden önce Üstada doğru baktıktan sonra

“Bu günü unutmayacağım Üstad Valerion.” Dedi ve tünele doğru ilerlemeye başladı.

Üstad Valerion, Akiramanın uzaklaşmasını izledikten sonra hala sağlam kalan bir iskemleye kendini buraktı. Sol eli titriyordu, güç bela elini yumruk yaptıktan sonra “Somduran!!” diye kükredi.

Birden ufak tefek, Somduran sakalını çekiştirerek geldi dört kolundan birindeki iğneyi Üstad’ın sağlam koluna doğru hızlıca geçirdi. “Kendinizi yordunuz efedimmmm, dikkatli olmalısınız kalbinizin ritmi çok artmamalı.Zihninizle bedeninizi bu kadar bastırmanız doğru değil.”

Büyük Üstad’ın titremesi azaldıktan sonra görünen yeşil gözüyle. “ Burayı terk etmeliyiz, Evanir’i, Kyle’ı ve Dogusta’yı uyandır. Rubingard Snagayı yanıma getir. Brave Falcon’a da haber ver, eğer istediğine ulaşmak istiyorsa Glaroth’a habercilikten daha fazlasını yapmalı.”

“Peki efendim.” dedi Somduran ellerini sallayarak giderken birden duraksadı “Anlamadığım bir şey var peki siz o iki hükümsüz elimizdeyken onları neden bıraktınız?”

Üstad bir an için yere dökülmüş olan Akiramanın kanına baktıktan sonra gözleriyle boş boş duvara baktı. “Çünkü, sevgi ve inanç ile itaati sağlayamıyorsan, korku ile boyun eğdirirsin.”

******


Gloria, elindek parlayan iğnenin ucunu dudaklarıyla ıslattı, Alernan Torano ona sorarcasına baksada yüzü bitkindi. Arabanın içinde Ovidia, hareketsiz yatan Greece ve büyücü Torano vardı. Pelerinin içince berrak bir sıvı çıkarark iğnesini ona damlattı. Sonra buz mavisi gözlerini Ovidia’ya çevirdi,

“Torano’nun kıyafetlerini aç ondan sonra ellerini sıkı sıskı tut.”

Ovidia şaşkınlıkla kemerindeki küçük hançerini çıkarıp Torano’nun kıyafetini kesti. Ardında iki elini arkaya alarak tutru. Torano duvara yaslanmış, ter içinde beyaz saçlarıyla dalgın dalgın bakarken Ovidia’nın Toranoya ne kadar benzediğini düştü. Aynı eş beyaz saçlar, uzun bir, yüz dalgın bakışlar. Üstelik kız büyüye de yatkındı.

Bir an sol elini saçlarını topladığı için açılmış boynuna koydu. Başını geriye atarak derin bir iç çekti. Sağ elindeki iğne ile birlikte saçları parlamaya başladı. Ardından hızla iğneyi Torano’nun derin yarasına doğru daldırdı. Torano zayıf bir hareketle doğrulmaya çalıştı ancak Ovidia onu sıkıca tutuyordu.

İğneyi indirip kaldırırken sol elinde de bir iğne belirdi. Oldukça farklı büyüye dirençli bir güçle yaralanmıştı Şimşek Sihirbazı. Goria’nın narin ve ince elleri görünmeyecek bir hızla sağdaki iğne yaradaki kanı ve parçaları çekerken sol el ince büyüden bir iğneyle dikiyor temizliyordu. En nihayetinde bittiğinde Torano’nun titremesi durmuştu.

“Bunu nasıl yaptınız?” diye sordu Ovidia gördükleir karşısında oldukça şaşırmış şok olmuş gibi görünüyordu.

“Sendar Hanımlarının öğretilerinden biridir bu, Ovidia.” dedi gülümseyerek hareketsiz yatan Greece’e doğru döndü. Büyücü onu oldukça yormuştu. Ancak şidi Torano sakin ama boş gözlerle bakıyordu. Meditasyonda diye düşündü Gloria arabanın içinde emekleyerek. Torano’nun yanından Greece’in yanına gitti.

Ölülerin Bekçisi, üstü başı kan toprak içinde hareketsiz bir biçimde yatıyordu. Onu ilk kez gördüğünde hiç de bu kadar önemli biri olabileceğini düşünmemişti. Ancak Ölülerin Bekçisi, bu tuhaf grubu ayakta tutan asıl adamdı. Hiç belli etmese de hepsinin arkasındaki adam oydu. Elin ölülerin bekçisinin geniş alnına koydu. Siyah beyaz kısa saçları biraz uzamaya başlamış Ölülerin Bekçisinin gözleri kapalıyken mezar anıtlarına yatırılmış lahitler gibi duruyordu. Çenesi köşeli nerdeyse taştan oyulmuş gibi burnu uzun ve kemerliydi, elmacık kemikleri çıkıktı. Gözleri kalın kaşlarının ardında derin bir çukurdu.
Ölülerin Bekçisinin alnı sıcaktı, nefes alıyordu. Alnının içindeki damarların basıncını hissetmişti. Derin bir nefes aldı, bu adam öyle bir haldeydi ki ilk bakışta öldüğünü düşünmüştü. Vücudundaki yaralara baktı önce oldukça ciddi yaraları vardı. Greece’in sol kaburga kemiklerinden üçü kırık gibi görünüyordu. Elindeki iğneyi kaldırdı, kemikleri bağlayıp birbirine kaynata bilirdi.

Ancak tam iğneyi sokacakken mengene gibi bir el bileğini sertçe tuttu. Greece karanlık bir yüzle doğrulmuştu. “ Hayır, Kadın benim kanım büyü ile yıkanmayacak.”

Hızlı bir şekilde bileğini çekti, Gloria “ Aptallık ediyorsun! Bu büyü düşmanlığın hepimizin sonunu getirecek.”

“Bütün bu olayların nedeni büyü zaten.” dedi Greece yüzünü buruşturarak doğruldu, “İki kaburga kemiğim kırılmış bu kadar zayıf olmamalıydım.”

Gloria bir şey söyleyecekken cılız bir gülümseme duyuldu. Torano halsiz bir şekilde“O adamın senin tüm kemiklerini kırdığını sanmıştım.”

“Are’yi hafife aldım.” dedi Greece dizleri üzerinde doğrulup ayağa kalktı. “Büyü kullandığını düşünmüştüm ama hareketlerinde büyünün zerresi yoktu. Bu kadar zaman büyü kırmak için özel olarak çalıştım ancak yeterli değildi. Bedenim yeterince güçlü değil.”

“Hiç bir zamanda olmayacak.” dedi Torano sesi sertleşmişti “Gloria haklı büyü ile bu kadar zıtlaşman senin sonunu getirecek. Büyü olmadan onları yenemezsin.”

Greece karanlık bir yüz ifadesiyle ona doğru döndü yüzü kandan yol yol olmuş çamurla kirlenmişti. “Senden başkası da bu sözleri söylemişti. Üstelikte hiç beklemediğim dostum olduğuna inandığım biri.”

Torano bir şey demeden ona doğru ifadesiz yüzle baktı. İki ciddi adam birbirine sonsuza dek bakacakmış gibi öylece durdular ancak Gloria merakına yenik düşmüştü. “Peki ne oldu o dostuna?”

“O, sadece dövüşle değil büyüyle de hareket etti, ve ben sadece bedenime güvendim.” Dedi Greece, Gloria’ya doğru dönerek, Gloria Ölülerin Bekçisinin gözlerine bakmamak için başını eğdi. Greece ise yüzünü buruşturarak kafasına kukuletasını geçirdi. Gözleri karanlığın içinde kalmıştı şimdi, ardından arabanın kenarına tutundu çıkmak için tahta basamağa doğru bir adım attı.

“Soruma cevap vermedin Ölülerin Bekçisi?” dedi Gloria

Ölülerin Bekçisi tam dışarı çıkmadan önce bir an duraksadı, Hızla kemik saplı bir hançeri çıkarıp, yere fırlattı, Arabanın tahta zemininde hançer titrerken. “Öldü.” Dedi ve hızla dışarı çıktı.

Torano ile Gloria titreyen hançere doğru baktıktan sonra göz göze geldiler Ovidia ise şaşırmış ve oldukça korkmuş görünüyordu. Gloria’nın gözleri bir kez daha hançere doğru döndüğünde bir şey dikkatini çekti Hançerin kabzasının üzerinde “U” harfi oyulduğu net bir biçimde gözüküyordu....
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 12 Nis 2014 12:39

Bölüm: 8 Kararlar, Kararlar


Ölülerin bekçisinin önceki bölümlerinde

Hükümsüzlerden Dughia ve Zacharias eski ilkdoğanlarını mühürlerinden kurtarmaya başlamıştır. İlk kurtardıkları Zacharias'ın yıldoğanı Tessia Ve’irght idi. Ve’ieth adlı yarı insan yarı yılan bir ırka mensup olan Tessia, efendisi Zacharias'a tamamen bağlıdır.

Öte yandan, Scart, Greece ve Nickoy'un grubuna adeta gökten düşer gibi katılmıştır. Greece ve Torano'yu son anda elinden kaçıran Are ise öfkelidir. Tam ağır yaralı olan Elrohir'İn oğlu Girofil'İ öldürecekken son anda biri onu durdurur.Are duraksayarak gözleri açıldı, binlerce yıldır yemin verdiği ormanlardan dışarı adım atmayan dört bin yıldır kimseyle bağlantı kurmayan, Ormanın Kalbi, orman elflerinin ilkdoğanı, uzun zamandır görmediği kardeşi, karşısındaydı.

“Elwing...”

Karşısındaki ufak tefek kadın gülümsedi, “ Endişelenme, Are... Yanlız değilsin.”






“Elwing...” diye mırıldandı Are gözlerine inanamamıştı.

“Benim Bozkırın Güneşi” dedi Elwing sesi boğuklaşmıştı “Benim Are, geldim yanına, nihayet.”

Are’nin gözleri iyice büyüdü, o gök mavisi gözleri buğulandı. O iri vücuduyla Elwingi hızlı bir şekilde diz çökerek kucakladı. Ufak tefek kadın Are’nin kaslı kolları ve vücudu arasında kaybolurken hafif bir şekilde gülümsedi. Are uzun bir şekilde ona sarılı kaldıktan sonra, kadının omuzlarını tutarak ona doğru uzun uzun baktı.

“Nerelerdeydin?” dedi Are sesinde derin üzüntü vardı ve giderek boğuklaşıyordu.

Ormanın Kalbi’nin gözleri koyulaştı. İnce yüzü, minik gözleri minik burnuyla tezak oluşturan uzun sivri kulakları vardı, saçları adeta gün ışığı gibi parlarken. Başını hafifçe eğerek Are’ye doğru dik dik baktı. En nihayetinde Are derin derin iç çekerek bakışlarını yere eğdi, “Özür dilerimi bunu sormamalıydım. Ama önce Elrohir öldü , şimdi de Simarios... İçimde o kadar büyük bir öfke var ki Elwing.”

Elwing, Elflerin Hanımı sol omzunu silkerek yavaşça Are’nin kavrayışından kurtuldu. “ Bu savaşa hiç girmemeliydik, Savaşa girdiğimiz zaman ölümümüz hepimizin alnına yazıldı. Biz yönlendiriciydik Are en başından beri amacımız buydu. Irklarımızı Tanrılarımıza yönlendirmekti amacımız, onların Kralı olmak topraklarına hükmetmek değil. Rubin ve Ben hariç hepiniz ırkınızın kralı gibi yaşayıp birbirinizle savaştınız. Gün gelip gerçek düşman ortaya çıktığı zaman ise onlara dayanacak gücümüz kalmadı.”

“Ama –“

“Endimiyon, Kahrun, Cho, Archiond bu dört İlkdoğan bu savaş ve güç merakınız yüzünden öldü.” dedi Elwing
“Birbirimizle birlik olacakken savaştık ve şimdi kimse kalmadı diyorsun. Elrohir en güçlümüzdü,en büyüğümüzdü liderimizdi ama hükmü öyle fazlaydı ki kibrine yenik düştü Dughia’nın karşısına hangi kibir onu tek başına çıkardı sanıyorsun. Ya Simarios hep halkları birbirine düşürmek ve eğlenmek için yaşadı, ve o şekilde öldü.”

Are’nin gözlerinde bir an şimşek çaktı. Hızla ayağa kalktı.“Ne demek istiyorsun? Ölmeyi hak ettiklerini mi söylüyorsun bana?”

Elwing gözlerini hafifçe kapadı, “Hayır, sadece onları yenmek için yanlış adımlar atıldı, hala da atılıyor senin şu anda yaptığın gibi. Dinlemiyorsun Dughia öldürdü dedim Elrohir’i ya sen burada ne yapıyorsun?”

“Ne?!” dedi Are şaşkınlıkla yüzünü buruşturarak “Dughia mı? Bizzat geldiğini mi söylüyorsun?”

“Evet, olanları öğrendim.” dedi Elwing vakur bir biçimde “İşler bildiğinden çok karışık Are ve danışman olarak aldığın büyücü de sana hiçbir şey söylemiyor.”

“Robben.” dedi Are bir an öfkeyle ufka doğru baktı. Robben Harwart dörtnala siyah atıyla hızla ona doğru geliyordu. Ünlü Robin Harwart’ın kardeşi, abisi kadar güçlü değildi ancak pek çok yolda zeki olduğunu göstermişti kuşatma savaşında Korian’ı alırken, onun pek çok tavsiyesine uymuştu. Elwing kolunu Are’nin üzerine koydu. “Sakin ol Are, Ona bir şey deme şimdilik zekasının oldukça iyi olduğu söylendi bana onu denemek istiyorum.”

Are kaşlarını kaldırarak Elwing’e baktı, her zamanki gibi dersine çalışmıştı. Elwing Justisar’da hep pasif kalmıştı, ancak önemli olaylarda her zaman Elwing’in ön bilgilerine başvurmuşlardı. Tabi Elrohir uygun gördüğü şekilde uygulanan bilgilerdi bunlar ancak şimdi Elrohir yoktu ve Elwing her zamankinden daha cüretkardı.

Robben atın dizginlerine asıldı, at daha durmadan sol bacağını üzengiden çıkarıp hızla yere doğru atladı. Yeşil gözleri, meydandaki cesetlerde gezindikten sonra yüzünde üzgün bir ifadeyle Are’ye doğru geldi. Elwing’i başıyla selamladıktan sonra “Beni de yanına almalıydın, sana yardımcı olabilirdim.” dedi

“Şamanlarım ile ruh aktarımı yaptık, gelemezdin.” diye kestirip attı Are, “ Peki sen neden geldin buraya, geride kalmanı söylemiştim.”

Robben, siyah pelerininin kenarını açtıktan sonra yakut işlemeli kılıcı kınından çıkardı. Gece çökerken ortaya çıkmış olan Güzün Hanımının kızıl ışığı üzerilerine yansırken, kılıç al bir hare ile parladı. Ancak kılıcın üzerinde tam ortasında orta büyüklükte bir çatlak vardı. Kılıcı eline alınca Robben’in yeşil gözlerinin içinde güçten bir hare belirmişti, ancak kılıcın parlaklığı hafif yanıp sönen bir meşale gibi titrekti.

“Bu Cameloth.” dedi Robben derin bir nefes alarak, “Abim, Robin Harwart’ın kılıcıydı bu kılıç. Bunu Sthis’te bir yıkıntıların arasında buldum. Bu kılıç en son Robert’ın evindeydi, buraya kadar hangi oyunla geldiğini bilmiyorum ancak, şu an elimizde olması iyi bir avantaj getirebilir.”

“Gücünü kullanamıyor gibisin ancak Sendarlı.” dedi Elwing koyu mavi gözleriyle Robben’i süzerek. “Büyüsel aktarımı tam olarak doğru değil.”

“Tabi ki değil, Ormanların Hanımı.” dedi Robben, isiminin hitabını duran Elwing’in kaşları yukarıya doğru kalktıysada bir şey demeden Robben devam etti. “Sendar kılıçları sahibine göre yapılırdı, ki bu kılıcı abimle birlikte dövdük onun ruhu ile şekillendi. Onun büyü gücüne uygun bir şekilde yapılandırıldı. Tabi Sendar geleneğine uygun olarak biz üç kardeş kılıcın dövülmesinde yardım ettik. Bu kılıç Harwart ailesinin bir malıdır, ancak bir Harwart onu düzgün bir şekilde kullanabilir ve geriye ne yazıkki bir tek Harwart ben kaldım.”

“Hayır...” dedi o sırada soluksuz bir ses, Birden üçü arkadaki sese doğru döndü. Girofil, acıyla emekleyerek Robben’e doğru sürünüyordu. “Robin’in oğlu.. yaşıyor. Yeğenin hayatta.”
Robben’in gözleri şokla büyüdü, ileriye doğru bir adım atacaktı ki Are öfkeyle araya girdi. “Bu ne demek oluyor? Senin yeğenini bu pislik nasıl bilebilir?”

“Girofil’i bu hale sen mi getirdin.” dedi Robben şaşkınlıkla, “O, Elrohir’in oğlu ve abimin oğlu Walger Elrohir’in korumasında yetişti on yaşına kadar. Emin misin Girofil? O muydu?”

Girofil ağzından kan tükürerek, “ Greece’in yanın-“ diyecekti ki Are’nin yumruğu Girofil’in başına hızla indi. Girofil olduğu yere devrildiğinde Are Robben’in gırtlağına yapışmıştı bile. “Benden ne saklıyorsun Endimiyon’un çocuğu? Seni esaretten kurtardığım günkü sözlerimi çabuk mu unuttun?”

Robben göz ucuyla Elwing’e baktı sonra Are’nin gözlerine baktı, gözlerinde korku yoktu. “Beni kurtardığın gün sana borçlandım, Varsın bu borcumu bugün burda canımı vererek öderim. Ancak beni kurtardığın gün sana söylediğim sözü unutma. Hayatta şahlar piyonlar ve vezirler vardır, sen vezir mi olacaksın şah mı yoksa piyon mu buna kendin karar ver? Ölümlerle insanların hayatlarını alıp yanlız mı kalacaksın, yoksa güçlü dostlardan oluşan bir birlik mi kuracaksın?”

Are bir an duraksadıktan sonra, kaşlarını çattı. Sonra onu kenara doğru itti. “ Her şeyi bana anlatacaksın Robben, bu Walger denen çocuğu, o Greece denen adamı her şeyi bana anlatacaksın ve bunu anlatırken yolda o adamların izini sürüyor olacağız. Anlaşıldı mı ?”

“Anlaşıldı Bozkırın Efendisi.” dedi Robben sakin bir sesle Cameloth’u kınına koyarken Girofil’e doğru gözü kaydığında Are Elwing’e doğru döndü.

“Girofili iyileştir Elwing. Ondan sonra vakit kaybetmeden yola çıkacağız.” dedi Are “ Bundan sonra dövüşmeden önce uzun uzun konuşacağım.”

“Önce konuşmak konusunda doğru karar verdiğini görmek güzel ancak ben gelmeyeceğim.” dedi Elwing üzüntülü bir sesle “ Bu kovalamacanın bize bir şey kazandırmayacağını görebiliyorum.”

“Söylenenler doğruysa o kılıcı düzgün bir şekilde ancak, o dedikleri çocuk kullanabilir. Bu yüzden oraya gideceğiz müttefik aramak için.” Dedi Are, sol kolunu Robbenin omzuna sağ kolunu ise Elwing’in omzuna koydu. “Dedikleriniz, farklı ancak söylemek istediğiniz şeyler aynı. Bugün bana yanlız kalmanın herkese saldırmanın aptallık olduğunu gösterdiniz, o yüzden duygularımıza hırslarımıza kapılıp daha fazla adam öldürmektense işin gerçeğini öğrenip ona göre davranmam en doğrusu.”

Robben ve Elwing onaylarcasına Are’ye baktılar. Arenin bakışları yerde hareketsiz yatan Girofil’e doğru kaydı. “Ancak bu durum bazı şeyleri asla değiştirmez, Girofil’in babasına ihanetini ve Simarios’un ölümünü. Gereken şeyler öğrenildiği zaman bu iki olayın hesabı sorulacak.”

Bunu diyen Are hızla ikisini yanlız bırakarak, Simarios’un cesedine doğru ilerledi. İlkdoğan, kardeşini gömmeye doğru
giderken Elwingde kıyafetini düzelterek onun yanına doğru gitti. Robben ise, olduğu yerde durarak Cameloth’un kabzasına dokundu, yeşil gözleri dolu dolu olmuş yüzünde bir gülümseme belirmişti. Abisinin oğlu, biricik yeğeni Walger yaşıyordu ama gözü yerde yatan Oscorp Harlin’e tekrar gittiğinde içindeki sevinç buruk bir acıya dönüştü. Harlin de ölmüştü hükümsüzlerin bir mührü daha kırılmıştı acaba Scart corpean o nerdeydi?


*******

Scart Corpean, Zırhının toklarını açarken karşısındaki şaşırmış bir halde ona bakan Ozan’ı süzüyordu. İçindeki öfke onu yok edecek gibiydi. “Öldü Nickoy.” dedi zırhını çıkarıp bir köşeye atarak. “Önce oğlum, karım sonra bana yardım edecek büyücü şimdi ise en yakın dostum öldürüldü. Krallığım ele geçirildi. Her şeyim elimden alındı.”

Ozan derin bir sessizlikle durdu, “ Oscorp’un ölümünün sadece bir dostun ölümünden daha farklı olduğunu biliyor olmalısın.”

“O dövüşü bende izledim Nickoy. Hükümsüzlerin ne olduğunu biliyorum, kimleri aradığını da ” dedi Corpean aşağılarcasına. “ Bunları biliyorum ancak Tanrıların dövüşüne de tanık oldum, inan bana Robin ile Kralımın dövüşü onların yanında hiç bir şeydi.”

“Onlar tanrı falan değiller.” dedi Nickoy bir an için duraksadı, sonra yanına gelip oturdu. “ Onlar kendi güçleri için milyonlarca insanın canıyla oynayabilen bir avuç şerefsiz yaşlı bir ırktan başka bir şey değil.”

Scart Corpean bakışlarını yukarıya kaldırdı, “Öğrendiğimiz tüm öğretilere ters bir şey bu Nickoy. Ben bu uğurda Tanrımız Choros adına kılıcımı savurdum onun uğrunda yeminler ettim. Bu hükümsüzlerin başka kıtadaki tanrılar olduğunu biliyorum ancak söylediklerin, çok ama çok başka şeyler.”

Nickoy, çantasından yeni yazılmakta kitabı çıkarıp Scart’ın kucağına attı, “Bu tamamen benim araştırmalarım ve konuşan bir çok insanın sözlerine dayanarak yazılmış gerçek. Katip adlı bilekliğin önceki sahibi tarafından alınan yazıları bulduğumda tüm gerçeğe nerdeyse ulaştım.”

“Nerdeyse mi?” dedi Scart, kitabı elinde çevirdi kapağında Justisar Günlükleri yazıyordu “Eksik olan ne?”

Nickoy kafasındaki sapkayı çıkarıp, saçlarını düzeltirken göz ucuyla arabaya baktı. “Her zaman eksik olan bir şeyler vardır Scart. Önemli olan aradaki parçaları birleştirmek.”

“Şimdi ne yapacaksınız?” dedi Scart temkinli bir ifadeyle eli kitabın üzerinde geziniyordu. “ Ölülerin Bekçisi denilen salak Simarios Snaga’yı öldürdü bunu gören Are Harlin’in ve o gece elfinin işini bitirdi. Greece ve Torano da bu yüzden o hale geldiler. Şimdi, Greece yüzünden hem Tanrıların hem de Hükümsüzlerin gözünde bir düşmansınız, üstelik bunun yanında üçüncü bir tarafta var. Herkesi kendinize düşman ettiniz.”

“Simarios Snaga’nın ölmesi gerekiyordu Corpean. Sizi bir köşede saklayıp koruması gerekirken olayların içine sokarak ne kadar aptal olduğunu gösterdi.” dedi boğuk bir ses, Nickoy ve Scart arkalarını döndüğünde, Greece’in arabadan inmiş onlara doğru hafifçe sendeleyerek geldiğini gördüler. “ Harlin’e gelince onun ölmesi tamamen bizim büyücünün hatası, Girofil’i orada kurtarmamız için hiç bir sebep yoktu. Ben kendimde olsaydım buna asla izin vermezdim. Sizi öldürmek isteseydim bunu en başında yapabileceğimi biliyordun.”

“Beni ve Harlin’i öldürmeyecek kadar kafayı yemediğin beni mutlu etti.” dedi Scart Corpean “Alernan Torano’nun bu kadar çok kurtarmak istediği adama bu şeklide yaklaşman tuhaf. Torano’nun yaptıklarını onaylamıyor musun?”

“O bir büyücü.” Dedi Greece tiksintiyle yüzündeki katıksız nefret, başka açıklamaya yer bırakmıyor gibiydi.

“Yine de işimize yarayabilir.” diye araya girdi Nickoy, “Hedefe giden yolda bazen istemediğimiz silahları kullanmak zorundayız.”

Greece onaylamazcasına Ozana baktıktan sonra Scart’a döndü. “ Güçsüzsün Corpean. Ve ölüm listesindesin, uzaktan ok atabilmek seni Hükümsüzlerden kurtarmaz, yada başkalarından çaldığın ödünç güçler. O yüzden git bir kasabaya saklan, ve hükümsüzlerin seni bulmamasını um.”

Scart öfkeyle ayağa kalktığında araya yine Nickoy girdi, Ölülerin Bekçisi ve Scart Corpean’ın arasında durarak. “Başka bir yol daha var Greece.” Dedi ondan sonra Scart’a doğru döndü. “ Yeminini bozabilirsin Scart. Sen Astgar Sövalyesi olmadan önce ettiğin, büyü yeminini.”

“Sen bunu nereden biliyorsun?” dedi Scart şaşkınlıkla öfke arasında kalmıştı. Greece ise bir kaç adım geri çekilmiş, kalın kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Kukuletasının altındaki yüz ifadesizdi.

“Bildiğim, iyi bir vücut büyücüsü olduğun.” dedi Nickoy, Corpean’ın gözlerinin içine bakarak. “Babanın ölümüyle birlikte Astgar Şövalye yemini edip büyüyü bırakmışsın. Üstelik eski vücut büyücülerinden kimse kalmadı, bunu Greece de iyi bilir.”

Scart, kendini kayaya bırakarak oturdu, kızıl saçları gözlerinin önüne düşüyor yüzünü kapatıyordu. “Falcon, her şeyin başı ve sonu ondan ibaret. Babamı öldürdüğünde, ben Yüksek Vücut büyücüsüydüm. Bunu öğrendikten sonra yeminli bir Astgar Şövalyesi Olmak için başvurdum ve bu eski kayıtları tamamen sildirdim. Şövalye olarak hizmet ettim, elimden geldiğince ancak hep başarısız oldum. Babamı, Kralımı, Karımı, Çocuğumu, Krallığımı, Dostumu her şeyimi kaybettim elimde bir tek onurla taşıdığım şövalyeliğim kaldı. Şimdi onu da bırakmam mı söylüyorsun bana?”

“Ölümün sadece seni ilgilendirmiyor.” Dedi Nickoy kaşlarını çatmıştı ancak mavi gözleri yumuşaktı. “ Ölümün milyonlarca insanın akıbetini değiştirecek, Astgar anti büyü tekniğini vücut büyüsüyle birleştirirsen kendini sakınabilecek kadar güçlü olursun. Hem de çocukları yönlendirirsin onlara vücut büyüsünü de öğretirsin?”

“Çocuklar mı?” dedi, Scart bir an için Maithun’un yaralarıyla ilgilenen Helm ile Walger’a doğru baktı. Onlara bakarken Ovidia arabadan çıkarak bir tasla birlikte sargı beziyle onların yanına yaklaştı. “Onlar da kim?”

“Biri Falcon’un diğeri Robin’in oğlu.” dedi Nickoy sakin bir sesle “Onlar bu savaşın gidişatını değiştirebilecek güce sahip olabilirler.”

Scart bir anlık şaşkınlıktan sonra gözleri sertleşti. Eli kılıcına doğru gitti.“ Falcon’un oğlunun burada ne işi var? Bana onla ilişkini bitirdiğini söylemiştin.”

“O benim yeğenim Scart!” dedi sert bir sesle Nickoy ona doğru eğildi. “Babalarının günahlarını çocuklara yüklemekten hiç vazgeçmeyecek misin?”

“Ya Robin’in oğlu güçlü olduğunu nereden biliyoruz.” Dedi Scart bıyığıyla oynayarak. “Robben’i tanıyordum abisindeki güç zerre onda yoktu bu çocukta var olduğunu nereden biliyorsunuz.”

“Çünkü onu ben eğittim.Ben gözlemledim.” dedi Greece. O kadar uzun süre Nickoy ile konuşmuştuki Greece’in sesini duyunca bir an irkildi Astgar şövalyesi “ Yaşadığın gün kadar, büyücülerle savaştım Corpean. Hepsinin gücünü hissettim engellemeye çalıştım. Çünkü Asukada Anti büyücü bir keşiş olarak yetiştirildim, bir büyücünün gücünü büyüyü ilk kullandığında anlarım. Ve Walger, ne yazıkki oldukça güçlü.”

Scart Corpean bu söz üzerine sessiz kaldı gözleri Greece’in üzerindeydi. “Sen benim yerimde olsaydın, bu durumda ne yapardın Ölülerin Bekçisi? Yeterince güçlü olabilmek için, geleceğe yön verebilmek için elindeki tek yeminden vazgeçer miydin?”

Grecce bu soru karşısında biraz duraksadı ardından nerdeyse duyulmayacak bir fısıltıyla “Ben bu soruya uzun zaman önce hayır cevabı verdim. Ancak aynı olay bir daha olsaydı ne derdim, bilmiyorum Corpean. Bu karar tamamen sana ait olmalı.”

Bunu dedikten sonra çocukların olduğu yere doğru ilerlerken “Bu arada, ölmen bir şey ifade etmeyecek olsa grupla birlikte gelmene bir şey demezdim. Ancak seni ölümden koruyacağız diye diğerlerini riske atamam, o yüzden bu yeminini bozmayıp bu şekilde güçsüz kalacaksan bu grupla birlikte ilerleyemezsin. Ona göre düşün kararını ver.”

Scart Corpean zırhının çözülmüş toklarından çıkararak, ön yüzünü kendine doğru çevirdi. Saf gümüşten yapılmış zırhını yirmi dört yaşından itibaren giymeye başlamış. Kan şövlayesi dalında en yüksek rütbeyi alarak ön yüzünde kırmızı bir ejderha sembolü olan özel som gümüş zırhı giymeye hak kazanmıştı. Babası Hugh Corpean’ın yolunda gitmişti hep, şimdi ise o yemini bozabilir miydi? Justisar için kendi yemininden vazgeçebilir miydi bilmiyordu.
Kafasını zırhtan kaldırdığında Nickoy’un da arabaya doğru gittiğini gördü. Bir Karar vermesi gerekiyordu.


****

Tessia ile efendisi, nehrin kıyısında bekliyorlardı, Gece çökmüş güzün hanımı çekilmiş yerine Jartiar’ın mavi parıltısı gök yüzüne yansımıştı. Yıldızlar yakamozlar halinde nehri aydınlatırken. O efendisine baktı, “Ail” Zacharias uzun siyah pelerini omzuna geçirmiş dalgın dalgın nehire bakmaktaydı. Siyah yağlı saçları yüzünün iki yanına düşerken kanca burunlu bir karga gibi eğilmişti.

Tessia, ona bakmaktan alamıyordu kendini, o onun efendisi onu hep sevmiş hep içinde bir sıcaklık hissetmişti. Şimdi ise, o son öpüşün içindeki hüznü anlayabiliryordu. Efendi Dughia, ona gerçeği söylemişti. Sevdiği kadının yüzünü taşıyorsun demişti. Şimdi efendisinin yüzündeki derin çizgileri hüzünü anlayabiliyordu.

“Gecikti.” dedi o sırada Zacharias düşüncelerini bölerek. “Güzün Hanımı battı, devir üç kez döndü, çoktan gelmeliydi.”

Sanki bu sözü duyulmuş gibi, birden nehir coşarak ortadan ikiye ayrıldı. Bütün nehirin suyu dalgarıyla birlikte yatağından taştı. Zacharias hiç tepki göstermeden ikisini zincirden bir küreye hapsetti. Duygusuz bir şekilde başını kaldırdı. Tessia oraya baktığındabirbirine geçmiş zincir bir duvardan başka bir şey görmediyse Zacharias’ın gözü oradaydı. “Bunu göze alması gerektiğini söylemiştim.”

“HAYIRRR!!!” diye kükreyen bir ses duydular. Bu kan donduran ses, Efendi Dughia’dan başkası değildi. Tessia korkuyla Zacharias’a doğru sokulduğunda. Zacharias ona şöyle bir baktı. Gözlerinde duygusunun ve hüznün zerresi yoktu.

“Öldürülmüşler. Muhtemelen onların ilkdoğanlarından biri tarafından.”

“Vagush ile Dlieanda mı?” dedi Tessia kaşlarını çatarak, Vagush ve Dlieanda, Efendi Dughia’nın temsilcisi Yıldoğanları idiler. Justisar’da yıldoğanlara ilkdoğan denilmesi pek birşey ifade etmiyordu onun için. Geçmiş zamanda her bir efendi kendilerine özel ilkdoğan veya ilkdoğanlar seçmişti, bir zamanlar Justisar tek bir kıta iken bütün ilkdoğanlar birlikte eğitim almışlardı. O yüzden bu işi yapabilecek kişilerden aklına ilk mavi tenli vakur ama güçlü olan bir yüz belirdi aklında “Elrohir mi?” diye sordu merakla.

“Elrohir öldü.” Dedi Zacharias yavaş yabaş zincirleri açarak etrafta yıkılmış ağaçlardan alt üst oluş topraktan bir harabe kalmıştı. Bu harabenin ortasında ise yeni yeni çürümeye başlamış iki cesedi kolları arasında tutan Dughia vardı. Dughia’nın siyah saçları uzun uzun dikilmiş, metalik gri teni tamamen ortaya çıkmıştı. Gözlerinin grisinde bile saydam bir öfke okunurken Tessia ürperdi kollarındaki bir erkek bir kadın cesedi hiç şüphesiz onun su altı ırkı olan Nehirfel ırkının yıldoğanları olan Vagush ve Dlienda idi.

Onları çok uzun zamandır tanırdı, kıtalar ayrıldığında birbirlerine kardeşim demişler ikinci kıtaya seçilmişlerdi. En güçlü grup Justisar’a verilmişti elbet. Elrohir, Are ve Archiond’un başını çektiği o grup akademinin en güçlüleriydi. Onlardan birinin bunu yapacağını düşünemiyordu gerçi bu kadar yıl onların hapsedilmelerine syirci kalmış efendilerine tanrılarına uymuşlardı. Gerçi tam tersi bir durum olsaydı kendi yapacağı da bu olurdu ancak buraya gelip mühürlendikleri yerlere gelip onları öldürmek. Bu çok ama çok gaddarca bir işti.

Dughia derin derin nefes aldıktan sonra öfkeyle Zacharias’a baktı. “Elrohir’i bile öldürmek istememiştim ancak Hain
Glaroth ile iş birliğinde olduğu öğrendiğim zaman ciddileştim ama onlar onlar benim çocuklarımı bir an bile gözünü kırpmadan öldürmüş. Şerefsizler! Hainler!”

“Kim yapmış peki?” dedi Zacharias ince bir merekla sonra eli çenesindeyken ekledi.“Zaten bunun olacağını Tessia’nın mühürlü olduğu yere girilmeye çalışıldığında anlamalıydık.”

“Bir mektup var. Al oku!” diye kükredi Dughia

Zacharias atılan mektubu havada kaptıktan sonra düşünceli bir şekilde kısa parşömeni açtı. Tessia yavaşça Kuyruğu üzerinde dikilerek Zacharias’ın tepesinin üzerinden mektuba doğru baktı. Mektup kısaydı ancak yazılırken ya öfkeden ya da hüzünden ellerin titrediği anlaşılabiliyordu.

“Siz bize ihanet ettiniz. Hem kardeşim Archiond’u yoldan çıkardınız, şimdide Sendar’ı yok ettiniz. Biz size elimizi uzattığımız zaman siz o ele tükürdünüz. Biz uzatılan ele tükürenin kafasını keseriz. Bu uyarıydı Justisar’ı rahat bırakmazsanız. Sizin bütün ilkdoğanlarınızın kelleri bir bir önüme düşecek.
Are.”


Zacharias mektuba baktıktan sonra dudaklarını bükerek avucunda buruşturdu. Gece karası gözleri Dughia’nın kollarındaki cesetlere çevrildi. Dughia bu bakışı görünce öfkeyle kaşlarını çattı. “Hayır.” dedi kati bir sesle “Bunu onlara yapmayacağım.”

“Daha fazla şey öğrenebiliriz.” dedi Zacharias sol elini ileriye doğru hareket ettirdiğinde pelerininin içinden zincire bağlanmış bir tırpan yükseldi. Tırpanın ucu uzun ve sivriydi ve kapkaraydı. Üzerinden derin bir karanlık ve soğukluk yayılıyordu. Tessia efendisinin özel silahının ortaya çıktığını görünce oldukça şaşırdı. Vagush ve Dlienda’yı ölümün pençesinden geri getirebilecek güç o silahın içinde yatıyordu. Bu gücü sadece Ölümün Hükümdarı Zacharias kullanabilirdi.

Sözleri efendisinin kalın duygusuz sesiyle bölündü. “Onu uzaklaştır kızım, bunun gerekli olduğunu o da biliyor.”

Tessia bir an kucağındaki cesetleri yere bırakan, Dughia’ya baktı. Omuzları çökmüş orada sabit bir şekilde duruyordu. Kuyruğunun yardımıyla hızla süzülerek. Nehirşarkısına doğru ilerledi ve hükümsüzün koluna girdi.
Ağır adımlarla nehir taşkınıyla harap olmuş devrilmiş ağaçların arasında yürüyerek Zacharias’dan uzaklaştılar. Dughia’nın bataklık yeşili gözleri iyice koyulaşmış ve derinleşmişti. İkisi Jartiar’ın ışığında yürürlerken Dughia nerdeyse hırıldayarak konuştu.

“Are...” dedi sesindeki öfke nerdeyse kaybolmuştu. Tessia’dan çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. “ Bütün halkını, sana inanan senin yolunda yürüyen herkesi teker teker Justisarın derinliklerine gömeceğim. Nehrin öfkesini çekmenin bedelini ödeyeceksin.”
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Kullanıcı avatarı
Dr.M
Kalemşor
Kalemşor
Mesajlar: 2478
Kayıt: 22 Kas 2011 21:26
Cinsiyet: Erkek
Favori Manga: One Piece, Veritas, Gamaran, Hollyland,Liar Game,Bakuman, One Punch Man, Berserk, Toriko, Tower of God, City of the Darkness, Noblesse,
Favori Anime: Naruto, Bleach,Death Note, Hellsing, Samurai X, Hunter X Hunter, FullMetal Alchemist Brotherhood
Konum: Zonguldak

Re: Ölülerin Bekçisi 3. Kısım Kurdun Savaşı

Mesaj gönderen Dr.M » 17 Tem 2014 13:26

Bölüm: 9 Korku

Ölülerin Bekçisinin önceki bölümlerinde


Hükümsüzlerden Kedfith'in gazabına uğramamış ve mühürlenmemiş tek kişi olarak bilinen. Bu yüzden diğer Hükümsüzler tarafından Hain lakabı takılan Glaroth, Arkonlar (Trollerin) Meclisinin lideri olan Groldek ile birlikte tapınaktan çıkarken karşılaştığı siyahlı yabancıdan Büyük Üstad'ın hala yaşadığını öğrenir. Biraz konuştuktan sonra Glaroth

Glaroth başını kaldırdı, bir an gözüyle şaşkına dönmüş olan Groldek’e baktıktan sonra, Üstadın kontrol ettiği adamın gözlerinin içine baktı. “Neredesin? Seninle konuşmam gerekecekse bunu bir ulak üzerinde etrafta gözler varken yapmayacağım.”

“Bir zamanlar evimiz olan yerde.” dedi siyahlı adam elinde bir parşömen açarken “ Bekliyor olacağım.” Dedikten sonra ortadan kayboldu.

Öte yandan Üstad, bu konuşmadan sonra " Evanir'i uyandır. Rubingard Snagayı yanıma getir. Brave Falcon’a da haber ver, eğer istediğine ulaşmak istiyorsa Glaroth’a habercilikten daha fazlasını yapmalı." bu şekilde konuşmuş. Brave Falcon'un da kendisinin yanında olduğunu göstermiştir.


Gecenin karanlığı yıkık bir şehri koyu gölgelere boyamıştı. Eski yıkılmış çiftlikler, yarısı yanmış binalar arasından uzun boylu siyahlar içinde ki bir adam bir hayalet gibi ilerliyordu sessiz, sakin ve mutlak bir biçimde. Uzun bir süre boyunca yıkık şehrin içinde yürüdü böylece . Ardından, duraksayarak şehrin ilerisinde geri plana atılmış bir evin yıkık çitinine doğru yaslandı. Sanki bir an için yorulmuş ta dinlemek için durmuş gibi. Çit adamın ağırlıyla geriye doğru kaykılsa da kırılmadan durdu. Siyahlı adamın bunu umursamadan gözleri çitin gerisindeki eski siyah eve kaydı. Gecenin karanlığı hızla ilerlemişken gök yüzündeki mavi ayın ışığının güç bela aydınlattığı ev, uzun zamandan beri terk edilmiş gibi görünüyordu.

Siyahlı adam pelerinin cebini yokladı, yüzündeki sert ifade değişmeden cebinden kan gibi parlayan gülü çıkardı. Gül nabız gibi atıyordu adeta, parlaklığı öyle çoktu ki kızıl ışığı siyahlı adamın sivri yüzüne ve uzun burnunu aydınlatıyordu. Ancak gülün kırmızı ışığı adamın siyah şapkasının altındaki gözlerine ulaşmıyordu. Simsiyah gözleri kısıldı, gülün ışığı titreşti ve ufaldı.

“Nickoy.” dedi Brave Falcon sadece, Ozan’ın kendi gülünü parçaladığını anlamıştı. Muhtemelen gerçeği öğrenmiş olmalıydı.

Fakat gerçek neydi ki? Kendimize söylediğimiz ve inanmayı tercih ettiğimiz yalanlar mı? Ya da yalanların arasına saklanış bir hazine mi? Bunun cevabını bilmiyordu, Lord Brave Falcon. Bildiği tek bütün bunları yapmak zorunda kaldığı ve bunun nedenini kimsenin anlamamasıydı. Nickoy’un bile.

Brave Falcon gülü cebine soktu, yine gözleri eski evdeydi. O siyah ev, nerdeyse yıkılacak, yok olacak olan o eve baktı. Evin eski kapısında kalkanın üzerinde kanatlarını açmış bir şahin damgası göze çarpıyordu. Şahinin gözleri gagası zamanın etkisiyle iyice aşınmış olmasına rağmen. Falcon o damganın oraya asıldığı günü hiç unutmuyordu. Babası soylu bir kılıç ustası olduğu zaman Aileleri üst kademeye yükselmişti. Tıpkı Silvan’ın ailesi Feındtlar veya Robin’İn ailesi Harwartlar gibi. Ancak şimdi burda yıkılmış ve terk edilmiş olan Sendar’da hiçbiri yoktu.

“Hepiniz öldünüz.” dedi karanlığa Falcon sessizce, “O büyük kahramanlıklarınız, sözlerinizin hepsi uçup gitti, karanlığa karıştı. Rüzgarda toz gibi dağıldınız. Bütün bunlar ne işe yaradı şimdi?”

Falcon’un sözlerine kimse cevap vermedi, uzaklardan bir baykuşun sesi duyuldu. Falcon ise konuşmaya devam etti. “Bir ben kaldım.” diye mırıldandı tekrar elini cebine atarak. “Yanlızca ben, şimdi siz mezarlarınızda çürürken ben ayaktayım.” Falcon cebinden ince kahverengi bir sarma tütün çıkardı, Siyah gözleri sarma tütünü incelerken gülümsedi, eski yüzünde hüzün çizgilerinin bazıları kaybolur gibi oldu.

“Barikedo. Bunu hatırlar mısınız?” Dedi kelimeleri eski günleri hatırlayan genç bir adamındı sanki. Sağ elinin parmaklarını şıklattı. İnce bir alev dalgası barikedonun ucunu yaktı, ince bir duman kara geceye yükselirken. Falcon Sendar tütününü ciğerine çekti. Ağzının içindeki dumanı dışarıya doğru salarken, gözleri yine eski eve doğru dikildi. “Korku ne garip bir duygudur, Bazıları zamandan korkar, bazıları kendinden, bazılarıysa kaybetmekten korkar. Oysa kimse bilmez gerçek korkuyu, korkuya isim verenler onu ancak dar hayallerinde sınırlandırırlar.”

“Tabi siz yüce kahramanlar bu duyguyu bilmez bu duyguyu umursamazsınız değil mi?” dedi Falcon acı acı gülerek. “Siz hep cesurdunuz, siz hep hayatınızı ortaya koydunuz. Bununla övündünüz, gözünüzü kırpmadan ölüme koştunuz. Oysa ölmek bir kurtuluştur, bir kaçıştır, başkaları uğruna kendini feda etmek, ölüm bunu sağlar mı? Ölüm müdür korkuların en büyüğü?”

“Ölüm, hissizliktir. Yok oluştur yanlızlığa, gökyüzündeki karanlığa kaçıştır. O yüzden ölüm korkuların en küçüğüdür.” dedi Falcon şapkasını kafasından çıkararak uzun dümdüz saçlarını düzeltti. Sonra konuşmaya devam etti. “Oysa gerçek korku bizim benliğimizde ruhumuzun içinde derinliklerinde saklıdır. İtiraf kabul etmez, dışarıya gösterilmez. O korkunun öyle bir adı vardır ki yakar kurutur insanı. O korkunun adı çaresiz kalmaktır. O muhteşem gücünüzün hiçbir şeye kadir olamamasıdır. Ne ölümler görürseniz görün, ne savaşlar verirseniz, hiç bir şeyin değişmemesidir. Mağlup olacağını bile bile savaşmak denir buna erişimeyeceğini bile bile savurursun kılıcını.”

Falcon şapkasını kafasına doğru çekerken başını öne doğru eğdi. Barikedosunun dumanı yukarıya doğru süzülürken, hala karanlığa doğru konuşmaya devam ediyordu. “ Siz o korkuyu bilmeden, benim yaptıklarımı anlayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Siz öldüğünüz her seferde arkada bekleyen olmanın ne demek olduğunu biliyor musunuz? Ölümden kaçmayı korkaklık olarak görüyorsunuz. Yaptıklarımı hainlik, ihanet olarak isimlendiriyorsunuz.”

“ Ama siz, hepiniz yanılıyorsunuz!” dedi Falcon artık sesi yükselmişti. “ Evet,Hükümsüzlerin onları öldüreceğini bildiğim halde Keven’ı ve Walger’ı yanıma alıp korumadım. Evet, Bilekliği ele geçirmek için Robin’i yüz üstü bırakıp onu ölüme sürükledim. Silvan ve üç avcılarının ölüme yürürken yardım edebileceğim halde yardım etmedim. Babamı, pusuya düşeceğini bile bile uyarmadım.Sendar’ın yıkımını durdurabileceğim halde durdurmadım. Eğer duymak istediğiniz buysa evet, Sizi ben öldürdüm.”

Falcon’un gözlerinden yaş süzülüyordu artık. “ Çünkü siz... çünkü siz bana korkuların en büyüğünü verdiniz. Siz beni çaresiz bıraktınız, yaktınız kül ettiniz. Çünkü siz hiç umrunuzda olmayacak bir ülkeyi kurtarmak için benim hayatımı mahvettiniz. Korumaya yemin ettiğim, canımı uğrunda ateşlere atacığım aşkımı ölüme mahkum ettridiniz. Sevdiğimi benden alıp öyle bir yere koydunuz ki ona ulaşmak için her gün öldüm. O güne her gün döndüm ömrüm boyunca, bin kere izledim ölümünü bin kere yaşadım.

Ah o güne o kadar lanet ediyorum ki!” dedi öfkeyle pelerinini sıyırarak taktığı bilekliği ortaya çıkardı. Lanetli bileklik ani bir ışıkla parladı. “Şu bilekliği almak için Asuka’ya gittiğimiz o gün, o gün beni bu lanete mahkum ettiniz. O gün beni bu şekilde davranmaya mecbur bıraktınız. Herkesin payına bir lanet düştüğü gün bana hangi lanet geldi biliyor musunuz?

Bilemezsiniz, hiç söylemedim size. Bana korkak dediniz, bunun için. Beni acizlikle zavallıkla suçladınız, ses çıkarmadım. Adıma şarkılar yazdınız, duymamazlıktan geldim. Çünkü bu zayıflığım hiç bilinmesin istedim, varsın beni korkak aciz ve zavallı bilsinler. Eğer yaptıklarımın başka nedeni olduğunu bilselerdi sıra oğluma da gelirdi diye düşündüm. Ama artık hepiniz yok olmuşken, bu ahir zamandan silinmişken bunun bir önemi yok. Benim lanetim en sevdiğim kişiyi hiç bir şekilde koruyamamaktı. Hiçbir şey yapamadan bir darbenizle yok edeceğiniz düşmanlarınızın onu öldürürken izlemekti benim lanetim. Çaresiz kalmaktı.”

Önce barikedo düştü Falcon’un ağzından, ardından göz yaşları o yine de konuşmaya devam etti. “En sevdiğim, varlığım, gözleri uğruna Justisar’ı karşıma alacağım. Karım, oğlumun kızımın annesi Maria, bu şekilde öldü ve onu kollarıma bile alamadım. Uğruna şarkılar yazıldı, dinleyemedim. Ağıtlar yakıldı ağlayamadım.

Şimdi söyleyin onu bir iki duegar çetesi mi öldürdü? Onun kalbini onlar mı parçaladı? Onlar mı tecavüz etti? Yoksa bunun sorumlusu beni bu laneti mahkum eden siz miydiniz? Sevdiğinizin ölümünü gözünüzü kırpmadan izlediniz mi? Siz bu derece çaresizliği hiç yaşadınız mı bu korkuyu hiç hissettiniz mi?

“Ben bu korkuyu hep hissettim hala hissediyorum. Çünkü lanet hala damarlarımda dolaşıyor ve sizin yüzünüzden oğluma yaklaşamıyorum.” Falcon göz yaşları yanağında kururken ayağa kalktı saçları dalgalanmaya başlamıştı. “Evet, hepinizin ölmesine izin verip o büyük planlarınızı bozdum bu doğru, çünkü siz benim canımı,vicdanımı, kalbimi söküp attınız.” Dedi ardından simisiyah gözleri gri bir hareye dönüştü.

Etrafında ince metalik bir kalkan belirdi ve ardından bileklik olan elini havaya kaldırıp sert bir hareketle yumruk yaptığında bütün her yer ani bir patlamayla sarsıldı yerin altından fışkıran lavlar etraftaki evleri çiftlikleri yutarken. Sendarın olduğu yerden birden çok yanar dağ yükselmeye başlamıştı. Lavların üzerinde yürüyerek uzaklaşan Brave Falcon’un şapkasının altında gözüken sol gözü garip bir biçimde parlarken yüzü gaddarlıkla doluydu.

Etrafta lavlar, ateşler ve buharlar çıkarken, Falcon yine de yürümeye devam etti dudakları ise defalarca aynı cümleyi tekrar ediyordu. “Çünkü siz Maria’yı öldürdünüz.”


******


Dümdüz geniş bir ovanın ortasındaydılar, bu ova uçsuz bucaksız uzanıyordu ve nerdeyse çöl gibiydi tek farkı ıssızlığı örten şeyin kum değil sert toprak olmasıydı. Güneş tepeye çıkmış ensesini yakıyordu. Ne olur ne olmaz diye özel olarak yaptırdığı dişli kılıcını beline asmıştı, üç buçuk metrelik boyu ve bir buçuk metre ene sahip bedeni yirmi santimlik metal pullarla kaplıydı, kara gözleri ufku tararken bedeni yanındaki iki adamı gölgede bırakıyordu. Yanındaki iki adamda sakin ve sakin bir şekilde beklerken Groldek buraya gelmenin aptallık olduğunu düşünüyordu.

Muzaffer Glaroth’un yanında temsilci olarak buraya kadar gelmesi Gök Kralının emriydi. Büyük Üstad denilen adamdan bahsedilince Yaşlı Gök Kralı Agennon’un bakışları derin bir nefretle kısılmıştı ancak Glaroth onunla konuştuktan sonra sakinleşmiş, yine de ona güvenmeyerek kendisini yanında görevlendirmişti.

Buraya gelmeleri için özel yapımlı Arkon taşıtı kullanmışlardı, Buraya Glaroth ile birlikte geldiklerinde diğer adamında onları beklediğini görümüşlerdi. “De Vion.” diye tanıştırmıştı onları Glaroth sadece karşısındaki adamsa sakince baş sallamakla yetinmişti.

Glaroth’un bir adım arkasında duran De Vion iki metreye yakın boyu olan gri lekeli ve çizik dolu tam takım zırh giymiş kaslı bir adamdı. Uzun burun koruyuculu tepesinde uzun bir yele bulunan bir miğfer takmaktaydı. Miğferinin altındaki yüzü karanlıktı, karanlığın içinden sadece turuncu bir alevle parlayan gözleri görünüyordu. Sol elinde mavi bir kının içinde tuttuğu kılıcının kabzası, yakut taşlarla işlenmişti. Onun dışında bir heykelden farksız tamamen hareketten azadeydi.

Sadece De Vion’un varlıgı bile Glaroth’un savaşa hazır bir şekilde buraya geldiğine delaletti ancak bunun yanında Glaroth, kırmızı pelerinini sırtında bağlamış, hiç bir cizik almadığına övündüğü gümüş zırhını giymişti. Yanında hiç bir silah taşımıyordu ancak, Rüzgarbiçenin çıplak elle oldukça rahatça Arkon öldürebildiğini biliyordu ama Büyük Üstad çok başka bir şeydi.

Büyük Üstad hakkında çok şeyler duymuştu Groldek. Özel birliğindeki askerleri acımasız ve gaddardı, ve hiç bir şekilde konuşmuyorlardı. Şeytani bir zekaya sahip olduğu söylenirdi Üstad’ın her yerde gözü kulağı bir çok yerde adamı vardı. Öyle adamlardı ki bu adamlar her şeye itaat ederlerdi hangi ırktan olurlarsa olsunlar davalarına asla ihanet etmezlerdi. Üstad ı öldürmeey giden her suikastçi onun adamı oluyordu. Hiç bir şekilde bu adamın tesir edemediği bir yer bir alan yoktu, her adamının zihnine ulaşabildiği söylenirdi, buna pek inanmamıştı ancak geçen gün şahit olduğu o konuşma adamın zihninin nasıl değiştiğini görmesi Üstad dan korkmasına yetmişti.

O sırada De Vion bir kaç santim kımıldadı, Glaroth kaşlarını çattı. Groldek bunların manasını kavrayamamıştı ancak bir an için önlerinde yoktan varolmuş gibi üç adam belirdi. Ortadaki diğerlerinden uzundu. Mor bir pelerin tüm yüzünü kapatıyordu ancak vücudu zayıf ve inceydi. Yanındaki ise, metal bir bacağa sahip olan bir Gishardı yani onların diliyle bir elfti. Uzun sarı saçları yüzünün yarısını kapatmış sert görünen buz gibi bir adam. Onun yanında ise elleri arkadan bağlı saçı Siyah saçı beyaz sakalıyla karışmış olan yaşlı biri duruyordu.
Glaroth, onları gördüğünde sert yüzünden hüzünlü bir ifade geçti. “Oldukça zayıf görünüyorsun, Üstad Valerion.”

“Zayıflık, aradığın yere göre değişir Başkumandan.” dedi Mor pelerine sarılmış olan ortadaki eliyle bir selam verdi, ardından ileriye doğru yürüdü adımleri hafifti nerdeyse hiç ses çıkarmıyordu. Groldek bir elini belindeki dişli kılıcının kabzasına dayadı. O anda Üstad’ın gözleri ona doğru kilitlendi, bir an Üstad’ın gözünde bir ışıltı görür gibi oldu Metal Trolü ama bunu anlamaya çalıştığında Üstad çoktan Glaroth’a doğru dönmüştü.

“Demek, Arkonları müttefik edindiğin doğru.” dedi sesindeki aşağılama gizlenecek gibi değildi. “Başka halkların kurtuluşunu kast ederken, ilk sıraya en eski düşmanlarımızı alman ilginç bir ironi.”

“Eski düşmanlar dost olabilir.” dedi Glaroth, yüzü ifadesizdi. “Aynı eski dostların, düşman olduğu gibi değil mi Üstad Valerion?”
Üstad’ın görünen gözü kısıldı, yüzünü kapatan mor pelerini altından gülümseyip gülümsemediğini anlamak zordu. “ Doğru, bu tip şeyler değişebilir ancak bu değişimi genelde ihanet izler. Bu yüzden sana hain demiyorlar mı Glaroth?”

“Önceki görüşmemizde hain toplulukta yanlız kalandır demiştin.” dedi Glaroth yüz hatları gerginleşmişti. “ Ben yalnızdım. Kendimce doğru olanı yaptığım için ikinci defa ihanet etmediğim için yanlız kaldım. Bir yıkımı durdurmak için yanlız kaldım, büyük bir savaşı engellemek için. Diyarın yıkımını engellemek için. Justisar sadece biz Hiandarlara ve bizim yarattığımız ırklara ait değildi hiç bir zaman.”

“Muzaffer Glaroth.” dedi Büyük Üstad sesi derin ve etkileyiciydi tüm vadide yankılandı. “ Deriburun kuşatmasını yaran, Arkonları yıkım üzerine yıkıma uğratan. Onların taptığı rüzgar tanrıçasının bütün tapınaklarını yıkan, bu yüzden Rüzgarbiçen lakabını alan Başkomutan Glaroth. Bütün halkların savaşla birleştirileceğine inanıyor mu? Özellikle de Arkonların.”

“ Bu düzen, ortak düşmanlara, kendini tanrı ilan edenlere karşıysa, kendinden başka türe yaşamayı sınırlandırıyorsa evet buna inanıyorum çünkü bu tür şartlarda geçmişteki düşmanlıklar unutulur, unutulmalı.Bir kılıç ancak doğru zamanda çekilirse kendi kınına dönebilir.”

“Bir Düzeni yıkmak için her türlü destegi almak.” dedi Üstad Valerion, bir elini yüzüne doğru götürdü. “Bu ancak kaosu getirir, ortak düşman yani Kedfith ve hükümsüzler yenildiğinde en güçsüz anımızda ilk bize saldıracakları için bir fırsat oluşturmuş olur. ”

Groldek, bu aşağılamalar karşısında, kılıcının kabzasını sıkıca kavradı. Bu onursuzluktu, Arkonlar her zaman savaşın adaletini ittifağın güvenini savunmuşlardı. Üstelik Groldek halkını bu savaşa hiç sokmak istememişti, Kendi Kralları eski intikam ateşiyle yanıyor olabilirdi ancak, bunu bütün bir ırka mal etmek apaçık bir düşmanlıktı. Üstad’a doğru öfkeyle baktığında Glaroth konuşmaya başladı.

“Her yerde ihanet görüyorsun Üstad Valerion. Başka açıdan bakmayı bir dene.” dedi Glaroth, temkinli konuşuyordu. “Sadece hükümsüzlerin, Kedfith’i ve diğerlerini dışarı çekebileceğini mi düşünüyorsun. Hükümsüzler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar sadece beş kişiler. Onları yok etmek, için kendilerini değil seçilmiş dedikleri uşaklarını kullanacaklardır. Beş kişi durdurulabilir, ama Justisar’In batısı bu kadar dağılmışken, Arkonların destek verdiği bir istila ordusunu kimse durduramaz.”

“Bu bakış açısı, ortalığı bulandırmaktan kavgaya yeni oyuncular eklemekten başka bir işe yaramaz. Bu kadar büyük çaplı bir savaştan sonra herkes, pastadan pay isteyecek. Onlara ne vaad edeceksin? Justisar’ın kuzeyini mi? Özgürlük mü? Onların istediği bu mu sanıyorsun?” dedi acı bir gülümseme duyuldu Üstad’dan. Ardından sesi bir ton yükselerek konuşmasına devam etti.

“Onların istediği bu yıkımdan, nemalanmak. Güçlüyken yenemedikleri düşmanlarını güçsüz düşmüşken vurmak. Daha demin dediğin lafa dikkat et Muzaffer Glaroth, beş kişiyi durdurmak kolay ancak bir orduyu durdurmak zor bu doğru. Ancak senin görmediğin şey bu durumun bize karşı da işleyebileceği.”

“Bu İhtimali düşünmediği mi mi sanıyorsun.” Dedi Glaroth, “Bunu düşündüm, ancak buna gerek kalmayacak, Arkonlar onurlu bir halktır.”

“Onur, elde edecekleri muazzam Justisarı önlerine serildiğinde unutulacak. Söz konusu güç olunca ihanet kuraldır, istisna değil.” dedi Üstad Valerion. “Bunu en iyi biz biliriz Glaroth, güç uğruna kişilerin neler yapabileceğini bizzat gördük. Bunu tekrar sınamaya bu kadar mı isteklisin.”

“Ancak istediklerini alamayanlar ihanet eder.” Dedi Rüzgarbiçen kati bir sesle “Kurulacak yeni düzen, sadece Arkonları değil bütün diğer ırkların katılımıyla olacak. Bölüklerden oluşan bir Ordu, her parçanın kontrolü, benim elimde bir parça ihanet etse bile diğerleri onu sindirecek şekilde güçlü olacak. Bu parça Arkonlar olsa bile.”

Üstad tehlikeli bir şekilde sessizleşmişti. “Böyle bir orduyu kurmak için ne vaad ettin ki ihanet etmeyeceklerine eminsin Glaroth? Nelerden vazgeçtin?”

“O gün ben kendi hayatımdan vazgeçtim.” Dedi Glaroth’un gözleri kısıldı, gümüş zırhı gün ışığıyla yıkanırken parlak ve sert bir adam gibi görünüyordu. “Ben de o günü unutmadım, Üstad Valerion. Kendi halkıma kılıç doğrulttuğum günü, cesetlerin bir dağ gibi yığıldığı, Ailemin yok edildiği günü unutmadım. Ancak ben bu durumu öğrendiğimde iş işten çoktan geçmişti. Senin gibi onurlu bir karşılık verip onlara saldırsam kazanacağım tek şey kendi ölümüm olacaktı. Ve bütün bunlar unutulacak, onların yanına kar kalacaktı. Bu yüzden hayatta kaldım, gün gelince sahte düzeni yıkabilmek için. Sahte bir düzen sahte ırklarını degil de , bir zamanlar bizimle beraber bu topraklarda yürüyen ırklarla korumanın nesi yanlış. Onlara özgürce yürüyecegi yeni topraklar vaad etmenin nesi yanlış.”

“Böyle davranmamın onurla alakası yok.” dedi Üstad Valerion sesi kederle yoğunlaşmıştı. “ Onurlu olsaydım bu sahte ırk projesine baştan izin vermezdim. Başka ırkların kaderini tayin etme hakkını elimizde tuttuğumuzu zannettiğimizde kendi ırkımızın sonunu hazırladık. Şimdi sen aynı sözleri söylüyorsun, tüm kontrol senin ellerinde öyle mi? Sen onların elinde bir araçtan farksızsın Glaroth, büyük bir kumandan, dahi bir stratejist, savaşı kazanmaları için düşmanı tanıyan başarılı bir general. Savaşın sonuna kadar seni dinleyecekler, ondan sonra senin işini bitirip geri kalan izlerimizi yok edip. V.R nin iradesini bu topraklardan tamamıyla silecekler. Sonra aptallığına gülüp mezarına tükürecekler.”

“Bu o kadar kolay değil.” dedi pes soğuk bir ses, De Vion mavi kınlı kılıcını yana doğru açmıştı. Hafifçe öne doğru eğilmişti. “Sözlerinize dikkat edin Üstad Valerion.”

Üstad Valerion’un yeşil gözünü De Vion’a doğru çevrildi. Üstad’ın yanındaki Elf kıpırdandı, yanındaki sakallı adam meraklı mavi gözleriyele De Vion’a bakıyordu. Groldek kılıcını tuttuğu elini esnetti, Glaroth’un gözleri Üstad’dan ayrılmamıştı.

“Glaroth, denegin bir daha ağzını açarsa, kan duvarı tekniğinin ona nasıl yapıldığını gösteririm.” dedi buz gibi sesle, adamın sesi öyle bir soğumuştu ki Glordek ürpermeden edemedi. De Vion kıpırdanıyordu ki araya Glaroth girdi.

“Dövüşmek istemiyorum Üstad Valerion.” dedi Glaroth ancak sesi öncekine nazaran daha soğuktu. “Ancak beni buna zorlama, her şeyden önce böyle bir durumda kazanma şansın olmadığını biliyorsun. Ayakta zor duruyorsun bunu çok net görebiliyorum.”

Üstad’dan ufak bir hıh sesi çıktı. “ Hiçbir şey göründüğü gibi değildir Glaroth. Üstelik ne kadar güçlü olduğunun önemi yok, bir kişi ancak zayıf noktası kadar güçlüdür.”

“Bu doğru.” dedi Glaroth yüzünde en ufak bir gülümseme yoktu. “Ancak benim zayıf noktam yok, ama Üstad, sen zayıf noktalardan ibaretsin.”

Üstad Valerion ‘un gözleri kısıldı hızlı bir hareketle, beyaz sakallı adamı tuttuğu gibi ileriye fırlattı. Adam iki tur yuvarlanarak önlerine düştü.“ Bu Rubingard Snaga, Kedfith’in grubundaki Shark Snaga’nın deneklerinden biri madem ki söylediklerinde ciddisin öldür şunu. Kedfith’e resmi bir savaş ilan etmeni burada görmek istiyorum. Yoksa yine ben, hayatta kalamak için risk almadım mı diyeceksin.”
Glaroth bir an öfkeyle baktıktan sonra kafasını tamam anlamında salladı, De Vion kılıcını kınından gevşettiğinde Üstad elini kaldırdı. “Hayır, bizzat senin yapmanı istiyorum. Daha sonra Kedfith karşısında bahane üretmemen için.”

“O halde bende Arkonlara güvenebileceğinden emin olmalıyım.” dedi Glaroth elini De Vion’a durması için kaldırırken. “ Bunun için sen ne yapacaksın?”

“Kralları Agennon ile görüşeceğim, hala yaşıyorsa tabi.” dedi Üstad Valerion “Hem onun güvenini sağlamak için yanında uşaklar taşımak zorunda kalmazsın.”

Groldek kendisine uşak denmesine öfkelenmişti ancak, Glaroth bu durumu onayladı sol elini kaldırdı. Rubingard Snaga bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama sesi havaya doğru ilerlemiyor gibiydi. Muzaffer Glaroth ellerini pençe gibi kaldırdığında havadaki rüzgar, Rüzgarbiçen’in elinde toplandı.

“Üzgünüm, çocuk.” Dedi ve ardından yıldırım gibi bir darbeyle Rubingard Snaga’nın gövdesini boydan boya kesti. Bir an için hiç bir şey olamamış gibi göründü ancak, ince bir çizik belirdi önce ve ardından kan adamın kafasından ve gövdesinden sızarak fışkırdı. O anda adamın kanı sıvı gibi döküleceğine olduğu yerde aniden şişti. De Vion hızla ileriye adım attığını göz ucuyla fark edebildi Groldek ondan sonra yakıcı bir ışık gözlerini dağladı. Ardından derin bir patlamayla her şey karanlığa gömüldü.
ÖLÜLERİN BEKÇİSİ 3. SEZONU OLAN KURDUN SAVAŞI BAŞLIYOR
GÜNCEL 10. BÖLÜM ÇIKTI [/i][/size] OKUMAK İSTEYENLER BURADAN[/size]

YENİ BAŞLAYANLAR! ÖYKÜNÜN İLK SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ ÖZGÜR BİR ADAM BAŞLIĞINA

İKİNCİ SEZONU İÇİN ÖLÜLERİN BEKÇİSİ KURDUN DOĞUMUNA BAKABİLİRSİNİZ.

Cevapla

“Sanat Köşesi” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir